Serkan Besi
Hastane Koridorlarında İnsan Kalmak
Sabah 09.30'da başlayan hastane mesaimiz, gece 21.47'de sona erdi. Ne var ki günün bütün saatleri içinde keşke 18.50 hiç yaşanmasaydı.
Geçen hafta babamı Göğüs Hastalıkları Servisi'nden taburcu ederken, uzman doktorumuz Feyyaz Hoca'nın tavsiyesiyle eve bir solunum cihazı alarak dönmüştük. Ancak dün sabah babam yeniden fenalaşınca erkenden hastanenin yolunu tuttuk. Yaklaşık on iki saat boyunca Hakkâri Devlet Hastanesi'nin acil servis koridorlarındaydım. Bir yandan 88 yaşındaki babamın durumunu takip ediyor, diğer yandan etrafımda yaşananları gözlemliyordum. Kalp ve akciğer rahatsızlıkları nedeniyle nefes almakta ve konuşmakta zorlanıyordu. Telefonla beni çaldırdığında yanına koşuyor, birkaç kelimeyle anlatmaya çalıştığı ihtiyacını anlamaya çalışıyordum.
Böyle zamanlarda insanın hastaneden beklentisi büyük değildir: birkaç kelimelik ilgi, doğru bir yönlendirme, soru sorduğunda yüzüne bakılması… Çünkü hastaneye gelen insan zaten kaygılıdır. Hele yanında nefes almakta ve konuşmakta güçlük çeken yaşlı bir yakını varsa, küçük bir ilgisizlik bile büyür.
Sabah saatlerinde bir tanıdığımla karşılaştım. Babamın durumunu sordu, anlattım. Ardından “Hangi doktor ilgileniyor?” diye sorunca, bilgisayarların önünde yan yana oturan hekimlerden babamla ilgilenen gözlüklü genç hanımefendiyi gösterdim. Tanıdığım, yanlarında oturan bordo üniformalı genç hanımefendiyi işaret ederek, “Allah'tan ona muhtaç olmamışsınız, hiç bulaşılmaz,” dedi. O sırada bu kişinin kim olduğunu ve tanıdığımın neden böyle konuştuğunu bilmiyordum.
Günün kırılma anı saat 18.50'de yaşandı. Babam, serumun hızlı aktığını düşünerek beni çağırdı. Yanına koştum. Yaklaşık bir metre uzağımızda bordo üniformalı bir hanımefendi duruyordu. Kendisine seslenerek yardım istedim. Yüzünü bana çevirmedi; omzunun üzerinden elini uzatıp arkasındaki hemşire bankosunu işaret etti. O sırada hemşire bankosunda kimse yoktu. Yakınımdaki en yakın üniformalı sağlık çalışanı olduğu için kendisine seslenmiştim. Oysa işaret ettiği bankoya dönüp baksa, orada kimsenin olmadığını görecekti.
O an yüzünü görmemiştim. Ancak sergilediği tavırdan sonra dikkatimi çekti; yüzünü gördüğümde sabah tanıdığımın işaret ettiği kişi olduğunu anladım.
Bir sağlık çalışanının böyle bir anda sergilediği tavır, yalnızca kişisel bir davranış olarak kalmaz; üzerindeki üniformanın temsil ettiği güven duygusunu da zedeler. Çünkü üniforma yalnızca bir kıyafet değildir. İtfaiyeci için de polis için de sağlık çalışanı için de “Bana sığın, anlat ve güven” duygusunu taşımalıdır.
Hemşire arayışım yaklaşık iki dakika sürdü. Acilde kimse keyfinde değildi; hemşiresinden temizlikçisine herkes canhıraş çalışıyordu. Allah hepsinden razı olsun. Ancak ben yaşadığım kaba ve üstenci tavra söylene söylene hemşire ararken, durumumu duyan bazı hastane çalışanları da aynı kişiden ve tavrından duydukları rahatsızlığı dile getirdiler. Meğer sabah tanıdığımın söylediği söz hiç de boşuna değilmiş.
18.50'de yaşadığım olayın ardından, farklı görev alanlarında çalışan hastane personeline kimin kim olduğunu sormaya başladım. Bu sırada acil servisteki hekim sayısına ilişkin de bir bilgi edindim. Çalışanların aktardığına göre, yakın zamana kadar acil serviste dokuz hekim görev yaparken bu sayı beşe düşürülmüş. Bu bilgiyi henüz resmî olarak teyit etmiş değilim. Elbette böyle bir eksilme, kalan sağlık çalışanlarının iş yükünü artıracaktır. Ancak bu durum, sergilenen tavrı mazur göstermez. Çünkü aynı yoğunluk ve iş yükü Nisa Hoca, Beyza Hoca ve diğer sağlık çalışanları için de geçerli.
Üstelik o saatten sonra kendisini gözlemlemeyi sürdürdüm. Başkalarına karşı da benzer bir tavır sergilediğine tanık oldum. İnsan ister istemez soruyor: Bir doktor olduğunuzu, hemşire ya da başka bir sağlık çalışanı olmadığınızı göstermek için sürekli böyle bir tavır mı sergilemeniz gerekiyor? Sizin hastanız ya da hastanızın yakını değilsem size soru soramaz mıyım? Doktor olmak, soru soran bir insana yüzünüzü dönme ve onu dinleme sorumluluğunuzu ortadan mı kaldırıyor?
İyi hekimlik yalnızca tıbbi bilgiyle, sınav başarısıyla ve akademik unvanlarla ölçülemez. Hastayı dinlemek, anlamak, gerektiğinde yol göstermek de mesleğin ayrılmaz parçasıdır. Madem ülkemizde mülakat sistemi var, samimiyetle söylüyorum: Tıp fakültesine girecek adayların insanlarla iletişim kurma becerileri, empati yetenekleri ve insan psikolojisine ilişkin farkındalıkları da bilimsel, nesnel ve denetlenebilir yöntemlerle değerlendirilmelidir. Çünkü sayısal bilgide yeterli olmak, tek başına iyi bir hekim olmak için yeterli değildir.
Bordo üniformalı genç hanımefendinin anne ve babası hayatta mı bilmiyorum. Umarım hayattadırlar; kendilerine sağlıklı bir ömür diliyorum. Hepimizin yolu hastaneye düşebilir. Umarım bir gün hastaneye ihtiyaç duyduklarında kızlarının bugün sergilediği yaklaşımda bir sağlık çalışanıyla karşılaşmazlar. Henüz pratisyen hekimken bu tavrı sergileyen birinin ileride uzman, doçent veya profesör olmasından kaygı duyuyorum.
Bu olay, hastanelerdeki başka bir sorunu da düşündürdü: Üniformalardaki renk ve çeşitlilik kargaşası. Hastanenin farklı birimlerinde görev yapan personel aynı renk üniformayı giyebiliyor. Mavinin hemen her tonu, yeşil, beyaz, bordo, kırmızı… Renk çok, çeşit çok; ancak kimin hekim, kimin hemşire, kimin ebe ya da diğer personel olduğu çoğu zaman anlaşılamıyor. Hakkâri İl Sağlık Müdürlüğü'ne önerim; görev alanlarına göre üniformalar belirgin biçimde ayrıştırılmalı, yaka kartları zorunlu ve uzaktan okunabilir hâle getirilmelidir. Hatta bordo üniformalı genç hanımefendi için yaka kartının sırt bölgesine de eklenmesini öneriyorum. Malum, kendisiyle karşılaştığınızda yüzünü görmek her zaman mümkün olmayabiliyor.
Bütün bunları anlatırken aynı koridorlarda emek veren sağlık çalışanlarının hakkını da teslim etmek isterim. Geçen ay annemle ilgilenen Beyza Hoca'yı dün de acil serviste gördüm. Hastalarına aynı özen ve ilgiyi göstermeyi sürdürdüğüne tanık oldum. Geçen hafta babamın tedavisini üstlenen Feyyaz Hoca'nın ve dün babamın başında gösterdiği ilgiyle bize güven veren Nisa Hoca'nın yaklaşımı da iyi hekimliğin mümkün olduğunu gösteriyor. Bir kişinin davranışından hareketle bütün sağlık çalışanlarını aynı kefeye koymak ne adil ne de doğru olur.
İlgili yetkililerden, aynı koridordaki güvenlik kamerasının 18.50 ve 21.47 saatlerine ait görüntülerini incelemelerini istiyorum. İki farklı yaklaşımı görmek için uzun uzun yazıyı okumalarına bile gerek yok.
Saat 21.47'de taburcu olduk. Bir metre ötemizdeki bordo üniformalı genç hanımefendi yüzünü bize çevirmemişken, 5-6 metre öteden çıktığımızı fark eden genç bir hekim seslendi:
“Sadullah amca, geçmiş olsun!”
Ardından el salladı, gülümsedi; parmaklarıyla yaptığı okey işaretiyle de “İyisin Sadullah amca” der gibiydi. Gün boyu hastane koridorlarında biriken yorgunluğumuzun üzerine, birkaç saniyelik bu içten davranış iyi geldi. Seslenen kişinin Nisa Hoca olduğunu biliyordum. Ben de kendisine seslenerek bu güzel davranışı için teşekkür ettim.
Nisa Hoca'ya özellikle teşekkür etmek istiyorum. Çünkü bazen bir insanın yüzüne bakmak, içten bir tebessüm etmek, birkaç kelimeyle moral vermek; uzun uzun anlatılanlardan çok daha fazlasını ifade eder. Nisa Hoca o akşam bize yalnızca geçmiş olsun demedi, insanlığın hâlâ en güzel yerinde durduğunu da hatırlattı.
Aynı koridor, aynı hastane, aynı mesai… Bir tarafta yanı başındaki insana yüzünü çevirmeyen bir yaklaşım, diğer tarafta o kalabalığın içinde metrelerce öteden insanı gören bir yürek.
Hekimlik belki de tam bu iki davranışın arasındaki yerde başlıyor: Her yerde ve her şartta İnsan kalabilmekte.
