Serkan Besi
YOLSUSUZLUK
"Ya evde yoksan..."
Bundan tam 17 yıl önce, solculara da Kürtlere de arabesk kültürün ayıplandığı, "lümpenlik" sayıldığı o ağır zamanlarda bu arabesk nakaratla çalmıştım kapınızı. "YA EVDE YOKSAN"
Yüreğimizden inanmasak da bütün kızlar bacımızdı" diyen şaire ince bir göz kırpmaktı yaptığım; devrimci romantizmin katı kuralları ile bu coğrafyanın yakıcı hakikati arasındaki o derin duygu karmaşasıydı. Faili meçhullerin gölgesinde bir yaşam... İşe, okula, sokağa diye çıkıp eve dönebilme umudu; eve döndüğünde sevdiklerini sapasağlam evde bulma arzusu ve o yolda adım adım beslenip büyütülen o devasa kaygı... İşte o günlerde bu nakarat, hayatta kalma ve sevdiklerimizi hayatta tutma telaşımızla sığındığımız o poli-romantik, o sol-arabesk çığlıktı..
Yıllar aktı gitti. O karanlık zamanların yerini bugün başka şehirsel çileler aldı ama o kapının ardındaki yalnızlığımız hiç değişmedi. Ben bugün "Yeniden" derken, (Biraz da yaramızın derinleştiği yerden...) yine aynı sitemkâr hafızayla çalıyorum kapınızı. Ve bugün soruyorum: Biz her şeye rağmen buradayız, bu halk hep evdeydi... Peki, bu kentin derdiyle dertlenmesi gerekenler gerçekten yerinde mi, yoksa yine "evde yoklar" mı?
Aradan geçen zamanı anlatmak için "Köprünün altından ne sular geçti" demek isterdim elbette... Fakat ne acıdır ki, o günden bugüne musluklarımızdan tek bir gün bile doğru düzgün su akmadı! Köprü altından akan sular yollarımızı yutup,kendine yol açarken, evlerimizdeki muslukların çilesi hiç bitmedi.
Düşünün ki; her kış metrelerce karın altında kalan, sadece bir mevsimde biriken berektiyle koskoca İstanbul’a, devasa metropollere yetecek kadar yağış alan, su kaynaklarının tam göbeğinde duran bir coğrafyadan bahsediyoruz. Yanı başımızdan gürül gürül nehirler akarken, dağlarımızın göğsünden tonlarca su süzülürken bu kentin insanı musluktan akan çamura, kurumuş boruların çığlığına mahkûm ediliyor. Su zengini bir coğrafyada su fakirliği çekmek; ne doğanın takdiridir ne de kader... Bu, göz göre göre reva görülen bir idari körlüktür. Ne yazık ki kentin bağrına saplanan o kronik yara hiç değişmemiş: Yol-Su-Suzluk.
Özellikle Van-Hakkari yol ayrımını iyi bilir bu halk. Yolun Van tarafında sergilenen o mühendislik harikası duble yollar Hakkari sınırına, o yol ayrımına dayandığı anda sanki başka bir ülkeye girilmişçesine aniden bıçak gibi kesilir; yerini tek şeritli, köstebek yuvasına dönmüş, her an başımıza kayaların çökeceği o ihmalkâr yollara bırakır. İşte tam o yol ayrımında insanın içine ağır bir "gözden çıkarılmışlık hissi" oturur... Sanırsınız ki haritadan silinmiş, kendi yalnızlığına ve kaderine terk edilmiş bir coğrafyanın eşiğindesiniz.
Nitekim nisan ayındaki heyelan sadece bir yolu kapatmadı; bu kentin dış dünyayla olan tek yaşamsal damarını kesti. Haftalarca kendi coğrafyamızda bir adaya hapsedildik, hastalar o dar geçitlerde mahsur kaldı. Tam o kriz anında kentin imdadına sivil idarenin vizyonu değil, 2. Ordu’nun mühendislik birlikleri yetişti ve kurdukları çelik köprülerle bu şehre adeta yeniden can verdi. Askerin bu iyi niyetli, bu birincil müdahalesi takdire şayandır elbette; lakin XXI. yüzyılda bir vilayetin hayat damarı kışın ortasında askeri lojistiğe muhtaç kalıyorsa, orada sivil vizyon çoktan çökmüş demektir. Yıllardır trilyonluk yol bütçeleriyle övünen mülki idarenin iş bilmezliği, ordunun kurduğu o çelik köprülerin gölgesinde tam bir sivil acziyet olarak tescillenmiştir.
Peki, dışarıya açılan tek kapımız çökerken kentin içinde ne yapıldı?
Aslında hep aynı şeyler tekrar edildi.O zamanlar ne isek şimdi hala ordayız; Zamanında Hakkari belediyesine atanan ilk kayyımın bu şehre bıraktığı o emeğin hakkını teslim edelim... Cumhuriyet tarihinin bu kentteki en kapsamlı yol, kaldırım ve altyapı hamlesi başlatıldı heyecanla; süs havuzlarından çevre düzenlemelerine kadar şehre bir çehre kazandırılmak istendi. Başarıyla yürütülen, takdir toplayan bir vizyon vardı ortada. Fakat daha bir yıl bile geçmeden, geleceği resmi takvimlerde zaten belli olan doğalgaz kazıları başladı. O gıcır gıcır kaldırımlar apar topar delik deşik edildi, dökülen asfaltlar söküldü. Yürütülen o devasa altyapı hamlesi, bir yıllık bir öngörüsüzlük ve plansızlık uğruna gözlerimizin önünde heba olup gitti. Bu harcanan milli servetin ve heba edilen emeğin takdirini, her gün o bozulan yollarda ve 2-3 yılda bir anlamsız yere yenilenen otobüs duraklarında,suyun ve yolun gelmesini bekleyen Hakkari halkının yüksek vicdanına bırakıyorum.
Trajedi sadece suyla, yolla, bozulan kaldırımlarla da bitmiyor. İki ülkeye birden sınır olan, bağrında üç ayrı sınır kapısını taşıyan bir coğrafyadan söz ediyoruz! Lojistiğin, dış ticaretin, bölgesel zenginliğin tam merkezinde duran bu kent; nasıl oluyor da resmi istatistiklerde işsizlikte, açlıkta ve yoksullukta hep birinciliğe mahkûm ediliyor? Açık duran sınır kapılarının dibinde gençlerimiz geleceksizlikten kıvranırken, bereketi üzerinde taşıyan bir kenti yoksullukta şampiyon kılmak bir kader değil; idari basiretsizliğin en acı tablosudur.
Bu umursamazlığın bir başka yüzü de insanımıza insanca yaşam alanlarının çok görülmesidir. Kentin göbeğinde, mahalle aralarına sıkıştırılmış halı sahaların o demir yığınlarında, havasız ve insanı boğan sıcaklığında düğün dernek yapmaya mahkûm ediliyor bu halk. Gidip gürültüden uykusuz kalan bebeklerin, hastaların çilesini,şehre yeni gelen memura,öğrenciye,muazzam doğamızı tanımaya gelen onbinlerce yerli-yabancı turiste nasıl rezil oludumuzu yetkililere ilettiğinizde aldığınız yanıt ise o ezberlenmiş kaçış oluyor: "Ne yapalım, bu kentin kültürü böyle!"
Hayır! Bu bize ait bir kültür değil;21.yüzyılda binlerce insanı, bebeği, yaşlıyı huzurundan etmek,kötürümlerin bedduasını almak,vatandaşa kendi tapulu evini kiraya verdirip sakin mahallelerde-kirada huzur aratmak bu halkın kültürü değildir. Bu, alternatifsizliktir. Bu halk çaresizlikten o sahaları doldururken, idari aklın bunu "yerel gelenek" diye etiketleyip kenara çekilmesi, kentin sosyolojisinden ne kadar kopuk olunduğunun en net göstergesidir.
Şehre yeni atanan idarecilere hüsnüniyetle zaman tanımak gazetecilik etiğidir; lakin kimse bu halkın sabrını ‘’haddini ve hakkını bilmezlik’’ sessizliğini de cehalet sanmasın!
Bilmem bu yazının adının neden Yol-su-suzluk olduğunu anlatabildim mi?
Çünkü bu kentte yol yoktur; olan yol da heyelanla çöker, demir köprüye muhtaç kalınır. Bu kentte su yoktur; olan su da ya çamurlu akar ya da borularda kurur. Ve tüm bu yokluğun, yoksunluğun arkasında; sorgulanamayan, hesabı sorulamayan bir "-suzluk" düzeni hüküm sürer.
Biz buradayız, yaramızın derinleştiği yerde, evde! Ne Kentin üstüne çöken o sağır edici gürültüye teslim olacağız ne de bu kentin yol, su,istihdam, gürültü, huzur gibi sorunları çözülünceye kadar "Türkiye Yüzyılı" masallarına inanacağız.
Yazmaya, sormaya ve bu kentin hakkını savunmaya...
Yeniden

