Bir yumruk sınıfta patladığında, sadece bir sıra kırılmaz. Bir çocuğun göğsündeki kuş ölür. Bir öğretmenin geceleri yastığa “Bugün nerede hata yaptım?” diye fısıldayıp uyuyamaması başlar. Bir annenin beslenmeye koyduğu böreğin tadı kaçar, “Bugün de dayak yer mi benim yavrum?” diye lokması boğazına dizilir. Biz o sesi duymaya alıştık. Alışmak, ölmekten beter.
Eskiden zil çalınca en büyük derdimiz gazoz kapağıydı. Şimdi zil çalınca bazı çocukların dizleri titriyor. Teneffüs. Çünkü biliyor ki koridorda onu bir omuz, bir küfür, bir tokat bekliyor. Ve o tokat bazen yanağında değil, tam kalbinin ortasında patlıyor. Annesi göremiyor ama o morluk, günlerce geçmiyor.
Geçen hafta X okulunda silahlı saldırı oldu. Haberi izledik, içimiz cız etti, polise, devlete, aileye kızdık, sonra kanalı değiştirdik ve unuttuk. Ama o okulda bir çocuk var ki, o günden beri gece altını ıslatıyor. O okula o korku bir kere girdi mi, çıkmıyor. Çocukların gözünün ferini çalıyor. Ve biz fer’i çalınmış çocuklarla nasıl ülke kuracağız?
Peki biz ne yaptık?
Türevi, integrali ezberlettik de, “Korktuğunda kime sarılacaksın evladım?” demeyi akıl edemedik. “Sınavdan 90 al” dedik de, “Bir arkadaşın ağladığında onun gözyaşını nasıl sileceksin?” demedik. Matematik denklemini çözüyor ama içindeki düğümü çözemiyor. Çünkü biz öğretmedik.
300 çocuğa bir rehber öğretmen verdik. Bir insan. Et, kemik, yürek. Sonra da “Neden çocuklarımızla ilgilenmiyorsunuz?” diye dövündük. Yangına çay kaşığıyla su taşıyoruz, sonra da “Neden söndüremedik?” diye ağlıyoruz.
Öğretmenin omzundaki yükü görün artık.
Sabah 08.00’da kapıda 30 çocuk karşılıyor. Birinin annesi babası ayrılmış, gece ağlamış. Birinin evinde bağırış, çağırış. Biri kahvaltı yapmadan gelmiş. Biri de elinde telefon, izlediği kavga videosuyla gelmiş. Ve öğretmen o 40 dakikada hem müfredatı yetiştirecek, hem de o 30 yaralı kalbe merhem olacak. Oluyor da. Kimsenin görmediği yerde, teneffüste ağlayan çocuğun başını dizine yaslayıp “Geçer yavrum.” diyen o. Kavga eden iki çocuğu ayırıp, ikisini de karşısına alıp “Neden?” diye soran o. Ama eli kolu bağlı.
Neden bağlı? Çünkü veli geliyor: “Benim çocuğum çok zeki, yapmaz öyle şey. Hata kabul etmem. Siz yanlış anlamışsınız öğretmenim.”
Yok öyle yağma.
Çocuk dediğin hata yapar. Düşer, kalkar. Kırar, özür diler. Bağırır, pişman olur. Zeki olmak, hatasız olmak demek değil. Zeki olmak, hatasından ders çıkarabilmek demek. Ama biz çocuğa “Sen kralsın, sen padişahsın, toz kondurmam.” dedikçe, o çocuk ilk tökezlediğinde dağılıyor. İlk “Hayır” cevabında yumruğunu sıkıyor. Çünkü ona yenilmeyi, üzülmeyi, özür dilemeyi hiç öğretmedik. Mükemmeliyetçilik zırhı giydirdik. O zırhın altında çocuk nefessiz kaldı.
Öğretmene yetkiyi iade edeceğiz.
Sınıfının hâkimi öğretmendir. 30 çocuğun mesuliyeti onda. Bırakın çocuk ağladığında “Neden ağlattın?” diye öğretmeni azarlamayı. Bırakın “Benim çocuğuma nasıl karışırsın?” demeyi. Karışacak. Hem de dibine kadar karışacak. Çünkü o çocuk 6 saat, 7 saat onunla. Tuvalete gideceğini, acıktığını, uykusunun geldiğini, canının yandığını ilk o görüyor. Sen akşam 2 saat görüyorsun, öğretmen 7 saat.
Öğretmen “Bugün oğlunuz arkadaşına vurdu, konuştuk, özür diledi.” dediğinde, “Benim çocuğum yapmaz.” diye savunmaya geçmeyeceksin. “Teşekkür ederim öğretmenim, evde de konuşuruz.” diyeceksin. Öğretmenin sözünü yerde bırakmayacaksın. Çünkü çocuk seni izliyor. Senin öğretmene saygın, onun da saygısı oluyor. Senin öğretmeni ezmen, onun da herkesi ezmesi oluyor.
Televizyonda her akşam racon kesen adamları alkışladık. Magazinlerde bağıranı “Güçlü” sandık. Sonra çocuk eline kalem yerine yumruğunu alınca “Nereden öğrendi bu?” diye dövündük. Nereden olacak? Bizim alkışımızdan. Bizim “Benim çocuğum yapmaz” kibrimizden. Bizden. Hepimizden.
Ama dur. Bu yazı ağıt yakmak için değil. Bu yazı, “Bitti.” Diyenlere inat “Daha yeni başlıyoruz.” demek için.
Çünkü o çocuklar hâlâ sabah okula geliyor. Korkarak da olsa geliyor. Hâlâ “Günaydın öğretmenim” diyor. Sesi kısık da olsa diyor. Hâlâ birinin gözünün içine bakıp “Nasılsın?” demesini bekliyor. Demek ki umut ölmedi. Demek ki ip hâlâ elimizde ve o ipin bir ucu öğretmenin elinde. O eli güçlendireceğiz.
Umut burada başlıyor ve umut, inatçıdır. Kovsan bacadan girer.
1. Zili dertleşmek için de çalacağız.
Haftada bir ders saati, zil sadece “anlat” demek için çalsa? Not yok, puan yok. Sadece “Anlat yavrum, ben buradayım. Korkma, ağlayabilirsin, erimezsin.” Öğretmen o saatin tek yetkilisi. Kimse karışamaz. Veli de, müdür de. O an, o çocuk ve öğretmenin anı. Dinlemeyi müfredata koyacağız. Çünkü bir çocuğun görülmeyen yüklerini sırtından almak, bin formül öğretmekten daha insanlık işidir.
2. Rehber öğretmeni tek başına cepheye sürmeyeceğiz.
Psikolojik destek lüks değil. Ekmek gibi, su gibi ihtiyaç. Bir okulda 300 çocuk varsa, 1 rehber öğretmen yetmez. Bu matematik değil, merhamet meselesi. Ama daha önemlisi: Sınıf öğretmenine, branş öğretmenine de “psikolojik ilk yardım” eğitimi vereceğiz. “Benim işim değil.” diyemeyecek. Çünkü o çocuk önce onun öğrencisi. Öğretmen sadece ders anlatmaz, yaraya da bakar.
3. Anneyi, babayı işin içine çekeceğiz, ama haddini bilerek.
Veli toplantısı dediğin, çocuğu şikayet seansı değil. “Gel kardeşim, birlikte ağlayalım, birlikte öğrenelim.” Ama aynı zamanda: “Hocam, benim çocuğum özeldir, aman ha” deme yeri de değil. Öğretmen bir tespit yaptıysa, vardır bir bildiği. 30 çocuğu her gün görüyor. “Benim çocuğum yapmaz.” cümlesini lügattan sileceğiz. Yapabilir. Hepimizin çocuğu yapabilir. Önemli olan sonrası. Özür dilemeyi, telafi etmeyi, helalleşmeyi öğreteceğiz. Evde de, okulda da.
4. Öğretmenin sözü senettir .
Öğretmen “Bugün böyle bir olay oldu, şu tedbiri aldım.” dediğinde, veli önce “Peki hocam, sağ olun.” diyecek. Sorgu sual, avukat gibi çapraz sorgu yok. Güveneceğiz. Çünkü o öğretmen o sınıfta yangın söndürüyor. İtfaiyeciye “Neden su sıktın?” demiyoruz. Öğretmene de “Neden müdahale ettin?” demeyeceğiz. Yetki ver, sonra hesap sor. Ama önce yetki ver. Disiplin yönetmeliğinde öğretmenin eli güçlenecek. Veli, öğretmenin eğitimle ilgili kararını CİMER’e şikayet edemeyecek. Önce okul idaresiyle, öğretmenle medeni şekilde konuşacak.
5. Çocuk, çocuğun ilacıdır.
Akran arabuluculuğu diye bir şey var. İnan. 5-10 tane pırıl pırıl evladı eğitiyorsun. Kavga çıkacakken araya giriyor, “Durun ya, konuşalım, değmez.” diyorlar. Kendi dillerinden. Bizim “Oğlum yapma” dememizden daha çok işe yarıyor. Çünkü şiddeti en iyi şefkat durdurur. Ve şefkatin çocuk diline tercümesi yine çocuktur. Her okulda “Barış Elçileri” olacak. Rozet takacağız. Havalı olacak.
6. Ekranları temizleyeceğiz, medya okuryazarlığı dersi koyacağız.
Her gördüğü kavga videosunu “havalı” sanıyor bu çocuklar. Her yumruğu “güç” sanıyor. Yahu iyilik de havalı. Sarılmak da güçlü olmak. Bir öğretmenin öğrencisinin başını okşadığı video, bin kavga videosunu siler. Çocuklar izlediğini değil, hissettiğini öğrenir. 5. sınıftan itibaren “Medya ve Duygu” dersi olmalı. İzlediği şeyin gerçek olmadığını, kurgu olduğunu, kavganın sonuçlarını öğrenecek.
7. Teneffüsleri barışa çevireceğiz.
Teneffüs, kavga arası değil. Spor, müzik, resim, bahçe işleri. Enerjisini atacağı alanlar kuracağız. Öfkesini topa vursun, arkadaşına değil. Okul bahçeleri beton değil, yaşam alanı olacak. Satranç masası, basket potası, mini bostan. Çocuk yorulacak, mutlu yorulacak. Mutlu yorgun çocuk kavga etmez.
8. “Sıfır Tolerans + Sıfır Terk Ediş” ilkesini hayata geçireceğiz.
Şiddete sıfır tolerans. Yapan yanına kâr kalmayacak. Ama çocuğu da silmeyeceğiz. Uzaklaştırma değil, rehabilitasyon. O çocuğu kazanacağız. Çünkü o da mağdur. Evde gördüğünü okulda uyguluyor. Psikolog, öğretmen, aile üçgeninde takip. “Sildik, bitti.” yok. Her çocuk bizim. Vazgeçmek yok.
9. Veli Okulu zorunlu olacak.
Çocuğu okula yazdıran her anne-baba, senede 4 saat “Veli Okulu” seminerine katılacak. Öfke kontrolü, ergen psikolojisi, öğretmene güven, “Benim çocuğum yapmaz” hastalığı. Uzmanlar anlatacak. Katılmayana karne yok. Sert mi? Evet. Çünkü çocuklar ölüyor. Korkudan, şiddetten, yalnızlıktan ölüyor.
10. Öğretmeni yalnız bırakmayacağız: Hukuki ve psikolojik kalkan olmalı.
Bir öğretmen öğrencisine müdahale etti diye veli tarafından tehdit edilirse, darp edilirse, devlet orada olacak. Öğretmene kalkan el, devlete kalkmış sayılacak. Aynı zamanda öğretmenin de psikolojisi var. Ağır vakalarla uğraşan öğretmene de destek verilmeli. Tükenmiş öğretmen, çocuk iyileştiremez. Önce onu iyileştireceğiz.
Bak, ben umutsuz değilim. Hiç olmadım. Çünkü o öğretmenler odasında, teneffüste bile defter okuyan, ağlayan çocuğu görüp cebinden mendil çıkaran insanlar var. Onların hatrına umutluyum. Çünkü biliyorum: Bir çocuğun gözündeki korkuyu silersek, ülkenin kaderini silmiş kadar oluruz.
Okul dediğin bina değil, yuva. Yuva da kavga yeri değil, sarılma yeri. Ve o yuvanın annesi-babası öğretmendir. Ona annelik-babalık yapma yetkisini, alanını, saygısını geri vereceğiz. Zil çaldığında artık çığlık değil, kahkaha duymak istiyorum. Öğretmenin “Oh be, bugün de kimseyi kırmadılar.” diye içten gülümsemesini duymak istiyoruz. Sıranın gıcırtısı değil, çocuğun “iyi ki geldim” diye fısıldamasını duymak istiyoruz.
Ve duyacağız. Söz.
Çünkü bir kere bir çocuğun kalbine dokundu mu umut, oradan bütün memlekete yayılır. Haberlerde bir gün “Öğretmenler ve veliler el ele, sorun çözüldü.” yazacak. Bir gün bir veli kapıdan girerken “iyi ki varsınız öğretmenim, ben hatalı düşünmüşüm, hakkınızı helal edin” diyecek. Bir gün bir çocuk eve gidip “Annecim bugün kimseye vurmadım, arkadaşımla konuştum, öğretmenim de aferin dedi.” diyecek. Annesi de o gece ilk defa içi rahat uyuyacak.
O gün gelecek.
Gelecek, çünkü tohum sağlam. Biz sadece su vermeyi unuttuk. Sarılmayı unuttuk. Dinlemeyi unuttuk. Öğretmene güvenmeyi unuttuk. Çocuğa hata yapma hakkı tanımayı unuttuk. Hatırlayacağız. Hatırlatacağız.
Bu yazıyı okuyan öğretmensen: Yalnız değilsin. Omzundaki yükü görüyoruz. Ağladığın geceleri biliyoruz. Hakkını helal et. Arkandayız.
Bu yazıyı okuyan anne-babaysan: Çocuğun zeki, evet. Ama en zeki çocuk da düşer. Düştüğünde elini tutan öğretmene teşekkür et. Onu ezme. Çünkü senin yokluğunda çocuğuna kol kanat geren o.
Bu yazıyı okuyan çocuklarımız: Korkma. Anlat. Ağla. Kız. Ama vurma. Çünkü senin yumruğundan daha güçlü bir şey var: Kalbin. Onu kullan.
Hadi. İlk dersi biz verelim: Sevgi, bulaşıcıdır. Ve saygı, sevginin ön koşuludur. Önce öğretmene saygı. Sonra çocuğa şefkat. Sonra hepimize merhamet.
Zil çaldı. Duyan var mı?
Var.
Buradayız.
Ve daha yeni başlıyoruz.