-Bir kentin molozların altına süpürülen hafızası-
Bir kentin suyu neden akmaz, yolu neden bitmez, kaldırımları neden her mevsim çamur deryasına döner bilmek ister misiniz?
Çünkü biz ilk mevziyi kaybettiğimiz gün kaybettik geleceğimizi. Bir kentin gündelik konforu ile o kentin ruhu, hafızası ve özsaygısı arasında doğrudan bir bağ vardır. Biz bugün musluğumuzdan akmayan suya, yollarımızdaki çukurlara, yetkili ve sorumlu mercilerin rızasıyla "açık hava gazinosuna" çevrilen memleketimizin gürültü çilesine etkili bir itiraz geliştiremiyorsak; sebebi ilk sarı öküzü verdiğimiz gün gösterdiğimiz o ağır tevekküldür.
Sarı öküz, bu kentin adım adım elimizden alınan hafızasıydı. Yıkımın kronolojisi bu gerçeğin en acı tanığıdır: Önce Taş Hamam’ı söküp aldılar bu kentin sokaklarından. Ardından, içeri gireni neredeyse büyüleyici bir atmosfere sokan, sanatsever yapmaktan öte, sanat icra etmeye mecbur bırakan o Taş Sinema ve tiyatro salonumuz yok edildi; bu kentin hem mimari estetiğini hem de hayal kurma yetisini budadılar. Yetmedi; etrafı başı dumanlı dağlarla çevrili o zümrüt gibi yeşil stadyumumuzu söküp aldılar şehrin göbeğinden. O doğal vahayı yok edip yerine o havasız, sıcak, gri hangarları diktiklerinde neşemizi ve estetiğimizi bıraktık o sahalarda. İşin daha acı tarafı; kamuya ait stadyum işlevsel olsa bile, estetikten yoksun bu yapılara hapsedilirken, yanı başındaki şahıs arazilerine kurulan halı sahaların estetikten uzaklığının ötesinde, amacı dışında kullanılarak kentin düğün-dernek alanına dönüştürülmesine göz yumuldu.
Ve nihayet sıra, 1945’te faaliyete geçen o şehrin ilk lisesine, Taş Lise’ye geldi. 1938 doğumlu babamdan başlayarak en küçük kardeşimize kadar, farklı jenerasyonlarımızın aynı taş koridorlarda büyüdüğü, üç kuşağın ve bu kentin hafızasını tek bir kepçe darbesiyle toprağa gömen o karara göz yumduğumuz gün kaybettik biz bu kentin iradesini. Aile hafızamızı ve müşterek kent mirasımızı feda ederken "Devlettir, vardır bir bildiği" dedik, yutkunduk. Şahsım ve ailem adına duyduğum o derin sızı, bugün kentin tamamına yayılan kolektif bir amneziye ( bir kentin yapılarını tahrip ederek,yıkarak toplumun hafızasını silmek) dönüştü.
Kentin tam kalbinde yükselen, asırlık kimliğimizin ve tarihimizin nirengi noktası olan kadim Mir Kalesi’ni ise onyıllarca bir güvenlik üssü olarak kentin gündelik hayatından, insanından ve hafızasından izole ettik. Kentlinin gözü önünde duran ama dokunamadığı, kendi evinde yabancılaştığı o heybetli kayalığı; güvenlik parantezi kapandıktan sonra da hak ettiği kültürel değere kavuşturmak yerine belirsizliğe, bakımsızlığa ve kaderine terk ettiğimizde başımızı öne eğdik.
Hatta daha yakın zamanda, Vali Konağı’nın restorasyonunda o bahçedeki asırlık çınarlar tek bir talimatla kesilirken bile sustuk. Mülki idarecilere "O konak sizin ikametgâhınız olabilir ama o asırlık ağaçlar bu kentin, bu coğrafyanın hafızasıdır" diyemedik. Gelen idareci yolcudur, gidicidir; fakat o çınar bu toprağın özkendimidir, anlatamadık.
İşte tam da bu yüzden kentsel amnezi dediğimiz şey, bir şehrin sadece binalarını değil, o şehirde yaşayan insanların aidiyet duygusunu da felç eder. Hafızasını koruyamayan, dününe sahip çıkamayan bir toplum; bugün suyunu, yarın yolunu talep edecek özgüveni kendinde bulamaz.
Şimdi sıra, kentsel amnezinin son kurbanı kılınmak istenen Hakkari Evi’ne geldi.
2015 yılında bu kentin taş mimarisini, kimliğini ve ruhunu yaşatmak üzere inşa edilen iki katlı o taş yapı... Bahçesindeki kıl çadırı, buram buram kokan leylakları ve gülleriyle Hakkari halkının, yerli ve yabancı misafirlerin beton denizinin ortasında nefes aldığı o bir avuç sığınak... Üstelik sadece mimarisiyle değil; Hakkari’ye özgü o kadim yöresel lezzetleri, unutulmaya yüz tutmuş mutfak kültürünü en özgün haliyle sunan, kentin tadını tuzunu ve misafirperverliğini temsil eden son derece yaşayan bir mekân. Önünde iki yıldır kaldırılmayan kültür merkezi molozları öylece dururken, şimdi "yeni kültür merkezi yapacağız" vaadiyle Hakkari Evi’nin de yıkılacağı konuşuluyor.
Kültür inşa etmek adına, yaşayan en canlı kültürü, damak tadını ve hafızayı yıkmak hangi akla, hangi vizyona, hangi vicdana sığar?
Devletimiz bu halkın kendi şehrindeki bir taşa, bir ağaca, bir mekâna veya bir lezzete aidiyet beslemesine hiç mi izin vermeyecek? İki yıl boyunca önündeki molozu kaldırmayan irade, kentin nefes aldığı son yapıyı yıkarken neden bu kadar acelecidir?
Eğer bu kentin insanı, geçmişteki yıkımlara gösterdiği o "Devlettir, ne yapsa yeridir" mahcubiyetini Hakkari Evi için de gösterirse; bilinsin ki bu kentte ne içecek bir bardak temiz suyumuz kalacak, ne yürüyecek bir yolumuz.. Ne de şehrin "resmi patronları" kaçak düğün salonlarında arz-ı endam ederken tek bir gece bile rahat bir uyku uyuyabileceğiz!
Çünkü bugün Hakkari Evi’ne sahip çıkmak; dünde kalan, zamanında siper olamadığımız Taş Hamamımızın, Taş Sinemamızın, Stadyumumuzun, Taş Lisemizin ve Mir Kalemizin çiğnenen anılarına da sahip çıkmaktır. Gözlerimizin önünde kesilen ağaçlardan, tahrip edilen doğamızdan özür dilemektir. Kentsel amneziye teslim olmak, kendi evinde kiracı kalmayı kabullenmektir. Hafızamıza, çınarlarımıza ve Hakkari Evi’ne sahip çıkmak ise bu coğrafyaya ve geleceğimize olan en temel borcumuzdur.
Taş hamam, taş sinema,taş kale, taş lise, taş Hakkari evi... Anlaşılan bürokrasi Hakkari'de taş üstünde taş bırakmamaya yeminli.
Eğer Türkiye’de gerçekten yaşayan bir devlet aklı varsa, bürokrasinin bu çılgınlıklarına bir 'dur' der. Aksi halde halkın yerel bürokrasi ile devleti birbirinden ayıramadığı bu hassas zeminde, yapılan her tahribat devlete mal edilecek ve bürokratik basiretsizlik halkın gözünde organize bir kötülüğe dönüşecektir!