Kürtlerin acı Albümü

Serkan Besi


Dünyanın dört bir yanından acı fotoğrafları geliyor.

Uygur Türklerinin hikâyeleri… Gazze'de enkazların arasından çıkarılan çocuklar, evlatlarının ardından ağlayan anneler… Afrika'da açlıkla ve yoksullukla mücadele eden insanlar… İran'da bombalanan bir okulun ardından geriye kalan çocukların fotoğrafları…

Coğrafyalar değişiyor. Diller değişiyor. İnsanların isimleri değişiyor. Ama acının yüzü pek değişmiyor.

Dünyanın neresinde bir acının fotoğrafı çekilse dönüp o kareye bakıyoruz. Bazen de kendi hikâyemizi anlatabilmek için başımızı o fotoğrafın kadrajına uzatıyoruz. Belki bizi de görürler, belki sesimizi oradan duyurabiliriz diye…

Keşke hiç acı olmasa…

Keşke hiçbir çocuk savaşın ortasında büyümese…

Keşke hiçbir insan zulme, haksızlığa, ayrımcılığa uğramasa…

Keşke dünyanın hiçbir yerinde bir anne evladının ardından ağlamasa.

Ama maalesef insan böyle bir canlı. Dünya da bütün güzelliğine rağmen böyle bir yer. Acı var, savaş var, zulüm var. Belki de insan olmanın en büyük sınavı, bunların varlığına alışmamak; bir başkasının acısını görmezden gelmemektir.

Fakat bir insanın acısını anlayabilmek için aynı acıyı yaşaması mı gerekir?

Bugün Rojava'da yaşananlara bakıyorum.

Suriye'de, Rojava'da Kürtçe eğitimle büyüyen bir kuşak var. İlkokuldan liseye, oradan üniversiteye uzanan bir eğitim hayatını kendi dillerinde sürdüren, Kürtçe eğitim alarak üniversitelerden mezun olan insanlar var. Yıllar içinde kurulmuş, hayat bulmuş bir eğitim tecrübesi var.

Şimdi bu imkân ortadan kaldırılıyor. Kürtçe eğitim yerini Arapça eğitime bırakıyor.

Düşünebiliyor musunuz?

Yıl 2026. İnsanlık Ay'da oteller kurmayı, uzay turizmini, başka gezegenlerde hayat olup olmadığını konuşuyor. Yapay zekâyla geleceğin dünyasını tasarlıyor. Ama aynı dünyada, kendi yurdunda yaşayan Kürtlerin kendi dillerinde eğitim görme hakkı ellerinden alınıyor.

Başka gezegenlerde hayat arayan insanlık, yanı başındaki insanların kendi dilleriyle yaşama hakkını neden göremiyor?

Bütün dünyanın gözleri önünde yaşanan bu durum, yalnızca bir eğitim meselesi değil; bir insanlık ayıbıdır.

Bir çocuğun dilinden mahrum bırakılması da bir acı değil mi?

Kendi ana dilinde eğitim görme imkânı elinden alınan bir çocuğun yaşadığı travma, travma değil mi? Bir çocuğun geçmişiyle ve geleceğiyle kurduğu bağın yok edilmesi, insanın yüreğine düşen bir yara değil mi?

Bir insanın acısını anlamak için illa başına bomba düşmesi mi gerekiyor?

Uzaklarda yaşanan bu çelişkinin başka bir yüzü, kendi evimizde, Hakkâri sokaklarında da karşımıza çıkıyor.

Bir sivil toplum kuruluşu Filistin için yürüyüş düzenliyor. Yürüyenlerin önemli bir bölümü Kürt. Kaldırımda yürüyüşü izleyen bazı insanlar ise şu soruyu soruyor:

“Rojava için neden yürümüyorsunuz?”

İnsan ister istemez durup düşünüyor.

Kardeşim, Rojava'yı hatırlamak için Filistin yürüyüşünü mü bekliyordun?

Rojava için de yürü. Sesini orada da yükselt. Başkasının Filistin için attığı adım, senin Rojava için atacağın adıma neden engel olsun?

Bir başkasının acısına gösterilen duyarlılık, bizim acımızdan eksiltmez. Filistin için yürüyenlerin Rojava için de yürümesini istemek elbette anlaşılır. Ama birinin acısını diğerinin karşısına koymak, bizi birbirimizin acısına yaklaştırmaz.

Galiba asıl mesele tam da burada başlıyor.

Sanki Kürtlerin yaşadıklarını anlatabilmek, seslerini duyurabilmek için önce başka insanların acılarının bulunduğu fotoğraf karelerine başlarını uzatmaları gerekiyor.

Kendi hikâyemizi anlatırken başkalarının fotoğraflarında görünmeye çalışıyoruz. Belki orada bizi de fark ederler, belki sesimizi oradan duyurabiliriz diye…

Bir halk için bundan daha ağır bir yalnızlık olabilir mi?

Oysa bizim de bir fotoğraf albümümüz var.

Zilan var içinde.

Dersim var.

Halepçe var.

Roboskî var.

Sayfalarını çevirmeye insanın yüreğinin dayanmadığı fotoğraflar…

Halepçe'de kimyasal silahlarla katledilen insanlar var. 2011'in karla kaplı Aralık gecesinde Roboskî'de F-16'larla vurulan 34 can var; aralarında çocuklar da var.

Bizim de başımıza bombalar düştü. Bizim de annelerimiz ağladı. Bizim de çocuklarımız yarım kaldı.

Bunlar bir halkın hafızasından silinmeyen fotoğraflar. Bizim de acılarımız, kayıplarımız, anlatılmayı bekleyen hikâyelerimiz var.

Biz acının çetelesini tutmak değil, çocukların kendi diliyle geleceğe bakabildiği bir dünyayı konuşmak istiyoruz.

Şimdi dönüp yazının başına bakıyorum.

Uygur Türklerinden başladım. Gazze'den, Afrika'dan, başka coğrafyalardan söz ettim. Rojava'daki çocuğu anlattım. Hakkâri'deki yürüyüşü hatırlattım. Ardından kendi tarihimizin acı sayfalarını açtım.

Farkında mısınız?

Ben de yine aynı şeyi yaptım.

Kendi hikâyemizi anlatırken önce başkalarının acılarından söz ettim. Belki daha iyi anlaşılırız, belki sesimiz daha fazla duyulur diye…

İşte beni asıl düşündüren bu.

Öyle bir yalnızlık duygusundan söz ediyorum ki insan, kendi hikâyesinin tek başına duyulacağına inanmakta zorlanıyor. Sanki kendi acısını anlatabilmek için önce başka halkların yaşadıklarını hatırlatması gerekiyor.

Oysa bir halkın acısı, başka bir halkın acısıyla kıyaslanmak zorunda değil. Bir çocuğun gözyaşının duyulması için başka bir çocuğun gözyaşına ihtiyaç yok.

Kürtlerin de kendi hikâyesini, kendi diliyle, kendi acılarıyla anlatmaya hakkı var.

Kimsenin acısının gölgesine sığınmadan…

Kimsenin fotoğrafına başını uzatmadan…

Bizim de bir fotoğraf albümümüz var.

Yüreğiniz kaldırıyorsa açıp bakın.

Yorum Yap
UYARI: Yorumlarınız editör onayından geçtikten sonra yayınlanacaktır. Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yapılan yorumlardan yazarları sorumludur. Kurumumuz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yorumlar (1)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.