Kadınların başarısını alkışlamak kolay. Asıl mesele, o başarının sahibine hak ettiği yeri vermek.
Kadın başarıyorsa gurur duyuyoruz. Güçleniyorsa alanımızı kaybetmekten kaygılanıyoruz. Kadınlarla ilişkimizdeki en büyük çelişki bu. Tarih bu çelişkinin örnekleriyle dolu.
Afife Jale’yi hatırlayın. Türkiye’nin ilk Müslüman Türk kadın tiyatro oyuncusuydu. 1921’de Müslüman kadınların tiyatro sahnesine çıkması resmen yasaklandı. Polis baskınlarına uğradı, gözaltına alındı. Babası tarafından “fahişe” damgası vurularak reddedildi, evinden kovuldu. Tiyatro sahnesi elinden alındı ama o rolünden vazgeçmedi. Ağır bedeller ödedi; genç yaşta, yalnızlık ve acılar içinde hayata veda etti.
Meryem Xan da farklı bir kader yaşamadı. Tanınan, köklü bir dengbêj ailesinin ferdiydi. Ancak erkeğe ait görülen dengbêjlik alanında bir kadının var olması garipsendi, ayıplandı. Dil ve kültür üzerindeki ağır baskılara rağmen Erivan ve Bağdat radyolarından Kürt müziğini dünyaya duyuran ilk kadın seslerden biri oldu. Sanatı takdir ediliyordu. Ancak o sanatçı kimliğiyle Bedirxanilerin sarayında yaşamasına izin verilmedi. Âşık olduğu, yeni evlenmiş kocası tarafından “Ya ben ya sanatın” denerek sınandı. Aşkı değil sanatı seçti. Sürgünde, gurbette hayatını kaybetti.
Biri Türk toplumunun, diğeri Kürt toplumunun hafızasında derin izler bırakmış iki öncü kadındı. Neredeyse aynı yıllarda doğdular, aynı zamanın sert rüzgârlarında savruldular ve biri 39, diğeri 45 yaşında hayata veda ettiler. Hem Afife Jale’nin hem Meryem Xan’ın hakkı teslim ediliyordu. Ama yerleri teslim edilmiyordu.
Aradan onlarca yıl geçti. Günümüzde kadınların başarısını daha yüksek sesle alkışlıyoruz. Önceki gün İtalya’yı yenerek bir kez daha Avrupa Şampiyonu olan Filenin Sultanları bunun en güçlü örneği. Dünyaya voleybol dersi verdiler, devasa zaferler kazandılar. Ancak erkek futbol takımı uluslararası alanda defalarca başarısız olurken önlerine özel uçaklar konurken, dünya şampiyonu kadınlarımız uzun süre tarifeli uçakların ekonomi sınıfı koltuklarına reva görüldü. Gelen tepkiler üzerine ancak Business sınıfa geçirilerek lütfedilen bir “konfor” sağlandı.
Demek ki mesele yerel bir eksiklik ya da belirli bir coğrafyanın ayıbı değil. Türk toplumunda da, Kürt toplumunda da, Küba’da da bunun benzer örneklerini görebiliyoruz. Sistemler, ideolojiler, rejimler değişiyor; fakat kadının başarısını alkışlayıp ona hak ettiği alanı vermekte zorlanan o ortak zihniyet, farklı zamanlarda, farklı toplumlarda, farklı biçimlerde karşımıza çıkabiliyor.
Melissa Vargas’ın hikâyesi tam da bu hakikate dokunuyor. Henüz 12 yaşında Küba Milli Takımı’na seçilen devasa bir yeteneğin, ülkesinde spordan men edilip sürgüne zorlandıktan sonra başka bir coğrafyada nasıl bir efsaneye dönüştüğünü gördük. Bazen bir ülkenin layık görmediği değeri başka bir yer görür.
Önceki gün Hakkâri Gücü’nün formasını giyen Brezilyalı, Paraguaylı, Ganalı, Zambiyalı ve Kamerunlu kadınları sahada izlerken aklıma Vargas geldi. Her birinin hikâyesini detaylarıyla bilmiyoruz elbette. Ama insan düşünmeden edemiyor: Dünyanın bir ucundan gelip Hakkâri’yi kendilerine ev kılan bu kadınların arkasında kim bilir nasıl bir öykü, aşılması gereken nasıl bir “rağmen” var?
Fakat o sahadan bize yansıyan şey bir mağduriyet değil; dimdik duran bir mücadele.
Bilin ki karşımızda acınacak bir takım yok. Süper Lig’de Galatasaray’la, Fenerbahçe’yle, Beşiktaş’la mücadele eden bir irade ve bir takım var. Nitekim önceki gün Galatasaray karşısında öne geçtiler, maçı 1-1 bitirdiler. Üstelik düzenli bir gelirleri olmadan...
Ekonomik imkânsızlıklar yüzünden geçen sezon A Milli Takım’a yükselen Meryem Küçük dâhil sekiz futbolcusunu kaybetti bu takım. Yeni transfer de yapamadılar. Hatta kendi ülkelerine giden üç yabancı futbolcu, parasızlıktan bilet alıp dönemedikleri için takıma katılamadı. Önceki gün koskoca Süper Lig maçında yedek kulübesinde yalnızca bir futbolcu vardı.
Geçtiğimiz günlerde kentin erkek futbol takımı Zapspor için bir destek masası kuruldu. Siyasiler, bürokratlar, esnaflar ve iş insanları oradaydı. Zapspor’a sahip çıkılması kıymetlidir. O masada sorumluluk alan herkese teşekkür borçluyuz. Ancak Süper Lig’deki kadın futbol takımımız için o masada tek bir sandalye bile ayrılmadı.
Soruyu büyütmeye gerek yok. Cevap masanın kendisinde duruyor.
Tam iki yıl önce yalnızca kadınların kullanımı için açılan bir spor tesisinin açılış fotoğrafına denk gelmiştim. Protokolde bürokratlar, iş insanları vardı. Tek bir kadın yoktu. Tıpkı yıllardır televizyonlarda Kürt meselesinin konuşulup masada tek bir Kürt’ün oturtulmaması gibi... Öznesini dışarıda bırakıp onun adına karar vermeye alışmışız.
Nitekim önceki gün Hakkâri Gücü Kadın Futbol Takımı’nın maçında o kalabalık protokolü ya da çakarlı araçları göremedik. Erkek takımının etrafında bir masa dolusu erkek vardı; kadın takımının etrafında ise yalnızca futbol ve spor sevgisi.
Tribünde babasıyla maçı izleyen altı yaşlarında bir kız çocuğu gördüm. Babası seslendiğinde öğrendim adının Öykü olduğunu... Üzerinde Galatasaray forması, arkasında Icardi yazıyordu. Bir çocuğun Icardi’yi sevmesinde sorun yok. Ancak sahadaki kadınlar görünür kılınmadıkça, Öykü’nün kahramanı neden o kadınlardan biri olsun?
Bir kız çocuğunun kahramanı bir kadın olabilmeli. Ama bir kadının kahraman olabilmesi için önce sahadaki o kadınların görünür olması, masada yer bulması gerekir.
Bu yüzden “kadınların önünü açmak” ifadesini sorunlu buluyorum. Bu söz, yolun mülkiyetini erkeklere veriyor. Oysa yol da onların, masa da, saha da.
Bizim yapmamız gereken kadınların önünü açmak değil; yıllardır işgal ettiğimiz saraylardan, koltuklardan ve masalardan kalkmaktır.
Belki o zaman minik Öykü, ileride babasının gurur duyduğu bir futbolcu olur; zamanının çocuklarının formalarında, tüm “rağmen”leri aşarak kadınların yeni öyküsünü yazdırır.