Keşke Okusaydım...

Serkan Besi


İlk defa geçenlerde içimden geçirdim:

“Keşke okusaydım. Keşke elimde bir hukuk diplomam olsaydı da yargıç olsaydım.”

Neden böyle düşündüğümü anlatayım.

Yakın zamanda bir gün, kafemin girişindeki büyük saksılardan biri devrildi. Öyle büyük bir ses çıktı ki hepimiz yerimizden sıçrayıp ne olduğunu anlamaya çalıştık. O sırada küçük bir çocuğun koşarak uzaklaştığını gördüm.

Kameralara baktım. Görüntüyü birkaç komşuya gösterdim.

İçlerinden biri:

“Aa,” dedi, “bu bizim kahvehaneci Hüseyin abinin çocuğu.”

Hüseyin abiyle selamlaşıyorduk. Kahvesine de gidiyordum. Arkadaşlarımla oturup sohbet ediyor, tavla oynuyordum.

Gittim yanına.

“Abi, selam. Senin oğlun mu bu?”

“Evet,” dedi.

Görüntüyü görünce haliyle sinirlendi. Çocuğa çıkışacağını söyledi.

“Yok abi,” dedim. “Sesini bile yükseltmeyeceksin çocuğa. Gönder benim yanıma, bir sohbet edelim.”

Anıl, ablası Ecrin’le geldi.

Benim kafemin balkonunda oturduk. Anıl 9-10, Ecrin 12-13 yaşlarındaydı. İkisi de çekingen, biraz da mahcup mahcup duruyordu.

Tatlı ikram ettim, beraberinde reyhan şerbeti söyledim. Biraz oturup sohbet ettik.

Sonra gözleri etraftaki çiçeklere takıldı.

Benim balkonumda dünyanın dört bir yanından bitkiler var. Arap Yarımadası’ndan, Afrika çöllerinden, Güney Amerika’dan, Orta Asya’dan, Anadolu’dan gelen çiçekler, ağaçlar…

“Bu ne çiçeği?”

“Bu nereden geliyor?”

“Bu ağacın adı ne?”

Ben anlatmaya başladım.

Meleklerin borazanı, oya ağacı, çöl gülleri, dikenler tacı, zinnialar, dahlialar…

Benim için artık alışılmış olan o balkon, onların sorularıyla yeniden güzelleşti.

Sonra kafedeki resim atölyemizi gezdik.

Bir süre Anıl’ı piyanonun başına oturttum. Tuşlara dokundu.

Tın tın tın…

Hoşuna gitti.

Sonra Ecrin’in çok güzel resim çizdiğini öğrendim.

“Resimlerini getir, bana da göster,” dedim.

Birkaç gün sonra resimlerini getirdi.

Gerçekten çok güzel resimler çiziyordu.

Ecrin hâlâ gelip resim yapıyor.

Anıl ise çiçeklerle ilgilenmeye devam ediyor. Ama saksıları devirmeden.

Bazen düşünüyorum: Bir çocuğun yaptığı yanlışın ardından ona nasıl karşılık verdiğimiz, belki de o yanlışın kendisinden çok daha belirleyici.

Yıl 1997.

Ben 15 yaşındayım.

Benim yaşımdaki birkaç çocuk gece Gaziantep’te bir tatlıcıya giriyor. Canları baklava istemiş.

Tatlıcının kapısını demir makasla kesip kırarak içeri giriyorlar.

Biraz baklava yiyorlar. Yanlarına da bir miktar baklava alıp çıkıyorlar.

Yaptıkları doğru muydu?

Elbette değildi.

Ama yaptıkları şey buydu.

Sonra ceza aldıklarını, yıllarını cezaevinde geçirdiklerini televizyon haberlerinden izliyorduk.

Aradan yıllar geçti.

Ben radyocuyum, gazeteciyim, kafe işletiyorum, çiçek yetiştiriyorum.

Peki onlar bugün nerede?

Yaşıyorlar mı?

İnşallah yaşıyorlardır.

Ama bazen düşünüyorum:

Keşke o çocukları cezaevine göndermek yerine o tatlıcının mutfağına götürseydik.

Vitrinde gördükleri baklavayı bu kez kendi elleriyle yapmalarını isteseydik.

Hamurunu açtırsaydık, tepsiyi hazırlatsaydık, baklavayı dizdirseydik, şerbetini döktürseydik.

Sonra yaptıklarını insanlara servis ettirseydik.

İş bitince masaları toplatsaydık, bulaşıkları yıkatsaydık.

Bir baklavanın arkasındaki emeği görselerdi.

Belki içlerinden biri bugün tatlı ustası, belki baklava ustası olacaktı.

Nereden bilebiliriz?

O ihtimali hiç denemedik ki.

Neredeyse otuz yıl geçti.

Bugün yine adaleti konuşuyoruz.

Belki o gün bazı anne babaların cebinde çocuklarına baklava alacak para yoktu.

Bugün de bazı anne babaların çocuklarının beslenme çantasını dolduracak imkânı yok.

Daha yeni Samsun’da 49 yaşındaki bir baba, çocuklarının aç olduğunu ve bunu yapmak zorunda kaldığını söyledi. Marketten salam ve peynir çalmıştı. Ellerine kelepçe takıldı, adliyeye götürüldü.

Öte yanda kamuoyunda milyarlarca liranın konuşulduğu bir fon dosyası var. Fonlardan milyarlarca lira aldığı iddia edilen muktedir isimlerin, bu parayı geri ödemesinin hukuki sorumluluklarını nasıl etkileyeceği tartışılıyor.

Bir tarafta çocukları aç olduğu için marketten salam ve peynir alan bir baba ve ellerine takılan kelepçeler…

Bir tarafta milyarlarca liranın konuşulduğu bir dosya ve paranın geri ödenmesinin hukuki sorumluluğa etkisi…

İki ayrı olay. İki ayrı ölçü. Ama ikisinin ortasında aynı soru duruyor: Adaleti neye göre ölçüyoruz?

Otuz yıl önce bir çocuğun yaptığı iki dilimlik yanlışın karşısına bütün hayatını etkileyebilecek bir ceza koyabildiysek, bugün milyarlarca liranın konuşulduğu dosyalarda yalnızca “paranın geri dönüp dönmediğini” konuşmak adil mi?

Milyarlarca liranın nereye gittiğini konuşurken, geride neyin eksildiğini de sormamız gerekmiyor mu?

Çocuklar otuz yıl sonra da aynı hikâyenin içinde kalmamalı.

Çocuklar cezalarla değil, onlara verilen cevaplarla şekillenir.

Şu anda bunları düşünürken kafemin balkonunda, Sümbül Dağı’na karşı kahvemi yudumluyorum.

Birazdan Anıl gelecek. Beraber çiçek yetiştiriyoruz.

Ben Anıl’ın neyi sevdiğini biliyorum.

Çiçekleri.

Ama 1997’de benim yaşımdaki o çocukların bugün neyi, nasıl yaşadığını; baklava dışında neyi sevdiklerini hâlâ merak ediyorum.

Keşke paranın geri verilmesiyle, çalınan hayatların geri verilememesi arasındaki farkı anlayabilsek.

Keşke zaman makinesi denilen şey gerçek olsa.

1997’ye geri dönsek.

O çocukların cezaevine girdiği, benim de okulu bıraktığım yıla…

O çocukların önüne o tepsiyi koyabilsek.

Ben de okuluma devam edebilsem.

Bilirsiniz işte…

Keşke.

Keşkeler…

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Yorumlarınız editör onayından geçtikten sonra yayınlanacaktır. Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yapılan yorumlardan yazarları sorumludur. Kurumumuz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.