GELECEĞE NOT DÜŞMEK...

Serkan Besi


​16 Ağustos Pazar günü, saat tam 16.00’yı gösterdiğinde Hakkâri Evi’nin o geniş avlusunda ağır bir sessizlik vardı.

​Süslü sloganların, “kültür ve memleket sevdası” üzerine atılan tumturaklı nutukların ardına saklanacak bir kalabalık yoktu. Protokol masalarında yer kaplamak için yarışanlardan da demliğin etrafında bir bardak çay paylaşmak üzere gelen olmadı.

​İlk anlarda göğsüme oturan o burukluğu gizleyecek değilim.

Bir mekânın boş kalması değilmiş insanı yoran; o mekânın temsil ettiği değerlerin bu kadar kolay yalnız bırakılmasıymış. Meğer kentin hafızası tehlikedeyken başını kuma gömen ne çok “tabelamız” varmış...

​Fakat zaman ilerledikçe o burukluk yerini başka bir duyguya bıraktı: Umuda ve nitelikli bir duruşa.
​Tiyatro hocamız Samet Hoca geldi. Ortaokul ve lise çağındaki pırıl pırıl öğrenciler destek için avluya aktı. Futbolcu ve voleybolcu genç kızlarımız, sporcularımız, mesleki sorumluluğunu kalemine yansıtıp kentin derdiyle dertlenen gazeteci, yazar ve çizer dostlarımız ve bu kentin duyarlı insanları yavaş yavaş boş sandalyeleri doldurdu.

​Ve bu kentin çınarları... Hürmette ve sözde ağırlığı olan büyüklerimiz, babalarımız ve dostlarımız da avludaki yerini aldı. Akranlarının duyarsızlığına rağmen, tek başlarına da kalsalar kentin geleceğine sahip çıkmak için gelen o omurgalı duruş, masanın ağırlığını bir kat daha artırdı. Avlu, kalabalığın değil; niteliğin sesiyle dolmaya başladı.

​Tam da o anda Schopenhauer’ın o zamansız tespiti yankılandı taş duvarlarda:

“İnsanın en büyük yanılgısı, mutluluğun peşinde koşarak enerjisini tüketmesidir. Oysa hayatta kalıcı kılınabilecek tek şey huzurdur. Bunun da yegâne yolu, hayatınızdaki insanların niceliğini düşürüp, niteliğini yüksek tutmaktır.”

​O gün bu sözün ne demek olduğunu biraz daha iyi anladık. Masamızın niteliği ve sohbetimizin sıcaklığı arttıkça, o gün o avluya gelmeyen kalabalıklara teşekkür etmek bile bir borç olarak bindi omuzlarımıza. Çünkü onların yokluğu, bu kentin öz evlatlarının, gerçek sevdalılarının ve çınar gibi duran büyüklerinin o masaya daha fazla yerleşmesine imkân verdi.

​Elbette bu kentte, birkaç fotoğraf ve sosyal medya görünürlüğüyle “kanaat önderi” diye sunulan profiller de var. Hakkâri’nin kültürüne, hafızasına ve yarınına dair söz söylemeleri gereken yerde nerede durduklarını değil; "bir yerde duramadıklarını" görmüş olduk.

​Ama o gün avluda onların yokluğundan çok, başkalarının varlığı konuştu. Çünkü orada süslü pozlar değil, gerçek hayatlar ve gerçek değerler vardı.
​Cilo Dağcılık ve Doğa Sporları Başkanı Hacı Tansu oradaydı. Mimarlar Odası İl Temsilcisi Sait Özdinç, İnşaat Mühendisleri Odası Temsilcisi Öğretim Görevlisi Ali Yiğit, kentin akil büyükleri, duyarlı basın mensuplarımız ve o avluyu neşeyle dolduran genç sporcularımız oradaydı. Sayıca belki az başladık ama sonradan kenetlenen o halkayla duruşumuz dağ gibi oldu.
​Ve o masa yalnızca çay içip sohbet etmedi. Mimar ve mühendislerin katılımıyla, Hakkâri Evi’nin özgün dokusu korunarak Kültür Merkezi’ne dönüştürülmesinin mümkün olup olmadığı teknik boyutlarıyla masaya yatırıldı.

Yani biz yalnızca “Yıkmayın” demedik; “Başka bir yolu yok mu?” diye de sorduk.

​Sonra Hacı Tansu’dan öğrendiğimiz rakamlar, meselenin yalnızca duygusal bir itiraz olmadığını bir kez daha ortaya koydu: Sadece bu yıl 400’den fazla dağcı bu evde ağırlanmıştı. İşletmecilerin verdiği bilgilere göre, sezonun daha yarısında 7 bin yerli ve yabancı turist bu çatı altında Hakkâri kültürünü tanıtmış, Hakkâri mutfağını tatmıştı.

​Demek ki Hakkâri Evi yalnızca bir bina değildi. Bir buluşma noktasıydı, bir kültür alanıydı, bir turizm durağıydı... Ve belki de en önemlisi, bu kentin insanlarının kendi şehirleriyle kurduğu duygusal bağın mekânlarından biriydi.
​Derken, masadaki o içten kalabalığı görüp garsonla yanımıza haber gönderen tekerlekli sandalyeli bir candan, Mustafa Erol’dan hepimize bir ders geldi. Masaya yanaşıp kurduğu şu cümle, avludaki herkesin boğazını düğümledi:

“Sizler istediğiniz zaman dağa çıkabilir, dereye girebilir, ormanda gezebilir ya da denize gidebilirsiniz. Ama ben tekerlekli sandalyemle yaşıyorum. Kendi imkânlarımla evimin asansörüne binip doğaya ulaşabildiğim tek yer burası; bu güller, bu leylaklar, bu ağaçlar... Ben doğayla sadece bu avluda buluşabiliyorum. Burayı yıkmak benim ve benim gibilerin elinden doğayı da çekip almaktır.”

​Bir yapının ne anlama gelebileceğini bazen onlarca rapor anlatamaz ama bir insanın samimi cümlesi anlatır.

Mustafa Bey’in sözlerinin yanına, 17 yaşındaki voleybolcularımız Elanur ve Beyza’nın duru sesi eklendi.
Beyza, “Bizim buraya ihtiyacımız var, biz burada nefes alıyoruz” dedi.

Elanur ise masaya, aslında bütün bu mücadelenin özünü anlatan bir cümle bıraktı:
“Devlet büyüklerimize sesleniyoruz: Lütfen çocuklarımıza anlatabileceğimiz anılar biriktirmemize izin verin.”

​Belki de Hakkâri Evi meselesinin bütün hikâyesi bu cümlede saklıydı. Çünkü biz yalnızca bir binanın duvarlarından söz etmiyorduk. Bir çocuğun hafızasında yer edecek bir avludan, bir gül kokusundan, arkadaşlarıyla paylaşacağı bir çaydan, yıllar sonra dönüp “Ben burada büyüdüm” diyebileceği bir mekândan söz ediyorduk.

​Bizler bugüne kadar kullandığımız dili hep yapıcı tuttuk. Bugün de bir inatlaşmanın değil; tarihe not düşmenin, “ geleceğe yapıcı bir kelam bırakmanın peşindeyiz.

Ankara’dan gelen bakanların, heyetlerin ağırlandığı, kentin estetik ve kültürel açıdan en önemli simgelerinden biri olan bu ev bir projenin parçası olarak gözlerimizin önünde dönüşürken, biz kentin evlatları olarak üzerimize düşen sözü söyledik.

​Ve bugün... 18 Eylül.
​16 Ağustos’ta o avluda bir araya gelmemizin üzerinden tam bir ay geçti. Bugünden itibaren Hakkâri Evi boşaltılmaya başlandı. O gün “Muhtemelen bu evden mahrum kalacağız” diye yazmıştık. Artık bir ihtimalden söz etmiyoruz; acı bir gerçeklikle yüzleşiyoruz. Karar vericiler ve bürokrasi kendi planlaması doğrultusunda ilerliyor.

​Nitekim sizler bu kente hizmet etmek için geldiniz. Günün sonunda görevinizi tamamlayıp bizlerle helalleşerek ayrılacaksınız. Biz ise burada yaşamaya, bu şehrin sokaklarında yürümeye ve birbirimizin yüzüne bakmaya devam edeceğiz.
​Tam da bu nedenle; sivil toplumun sürece dahil edilmediği, engellinin nefesinin, gencin anısının ve kentin hafızasının yeterince hesaba katılmadığı bu kararın eksikliğini kamu vicdanına bırakıyoruz.

​Belki projeyi durduramadık. Ama bu kentte tarihi bir söz söyledik. Bir tartışma başlattık. Bir avluda farklı kuşakları aynı masada buluşturduk. Mimarımızla, mühendisimizle, gazetecimizle, Samet hocamızla, gençlerimizle, sporcularımızla, kentin çınarları olan büyüklerimizle ve Mustafa Bey’in içten kelamıyla oradaydık.
​Sözümüzü söyledik. Kentimize dair temennimizi dile getirdik.
​Ve bugün geriye dönüp baktığımda, o günkü boş sandalyeleri artık hiç boş görmüyorum. Çünkü bazı mücadeleler kalabalıklarla değil, doğru insanların aynı masada buluşmasıyla anlam kazanır.

​Yapılar yenilenebilir, duvarlar değişebilir, projeler uygulanabilir... Ama bir kentin hafızasına sahip çıkmak için bir araya gelen insanların bıraktığı samimi ve uzlaşmacı duruş kolay kolay silinmez.

​Biz o gün Hakkâri Evi’nin avlusuna yalnızca bir itiraz bırakmadık, geleceğe silinmeyecek bir not düşmüş olduk. Ve yıllar sonra o notu okuyacak çocuklara başımız dik bir şekilde şunu söyleyebileceğiz:

​“Biz, sizin anılarınız yaşayabilsin diye bir gün o avluda elimizden gelen her şeyi yaptık.”

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Yorumlarınız editör onayından geçtikten sonra yayınlanacaktır. Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yapılan yorumlardan yazarları sorumludur. Kurumumuz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.