Amedspor Süper Lig'e çıktığında sevindim.
Bunu saklamaya gerek yok.
Diyarbakır'ın, Kürtlerin Amed dediği şehrin futbol takımının Türkiye'nin en üst liginde yer almasını yalnızca sportif bir başarı olarak görmedim. Bir şehrin adının, renklerinin ve taşıdığı aidiyetin ülkenin en büyük futbol sahnesine çıkmasını önemsedim.
Ama aynı günlerde başka bir cümle de kurdum:
Kürtler dikkatli olmalı.
Bugün o cümlenin ne anlama geldiğini biraz daha açmak istiyorum.
Çünkü bazen bir halkın kimliğini taşıyan sembol, o kimliğin kendisinden daha görünür hâle gelir.
Bazen de bir sembol, görünmez hâle getirilmeye çalışılan bir aidiyetin kendisini yeniden ifade etme aracına dönüşür.
Amedspor'u benim için ilginç kılan da tam olarak bu ikilem.
Dünyanın farklı yerlerinde halkların kendilerini yalnızca siyasetle anlatmadığını görüyoruz.
Bazen bir stadyum onların hafızasını taşıyor.
Bazen bir kumaş.
Bazen bir meyve.
Bazen bir dans.
Bazen bir müzik aleti.
Barcelona'nın hikâyesi, futbolun bazen sahadaki 90 dakikadan çok daha büyük bir anlam taşıyabileceğini gösteriyor.
Franco döneminde Katalan kimliğinin kamusal alandaki ifadesi ciddi baskılarla karşılaştı. Katalanca ve Katalan sembolleri üzerindeki kısıtlamaların yaşandığı bu dönemde Camp Nou, Katalanların birbirlerini buldukları, dillerini duydukları ve aidiyetlerini hissettirdikleri alanlardan biri hâline geldi.
Stadyum yalnızca futbol izlenen bir yer olmaktan çıktı.
İnsanlar orada birbirlerini buldu.
Kendi dillerini duydu.
Kendi sembollerini gördü.
Birlikte slogan attı.
Barcelona'nın “Més que un club” — “Bir kulüpten daha fazlası” sözünün arkasında da biraz bu tarih vardır.
Bir futbol kulübü, bir halkın hafızasına dönüştü.
Filistin'de ise bir halkın sembolü bazen çok daha sıradan bir şeyin içine saklandı:
Karpuz.
1967'deki Altı Gün Savaşı'nın ardından İsrail'in işgal ettiği Batı Şeria ve Gazze'de Filistin bayrağına ve bayrağın renklerinin birlikte kullanılmasına yönelik baskı ve kısıtlamalar arttı. Kırmızı, yeşil, beyaz ve siyah renkleri bünyesinde taşıyan karpuz, bu dönemde Filistin kimliğinin sembollerinden biri hâline geldi.
Bir karpuz dilimi yalnızca bir karpuz değildi.
Bayrağın söylenemediği yerde onu hatırlatıyordu.
İskoçya'da bir kumaş aynı hafızayı taşıdı:
Tartan.
Bugün İskoç kimliğiyle özdeşleşen ekose kumaş, 18. yüzyılda Highland kültürüne yönelik baskıların ve yasakların da hedeflerinden biri oldu.
Bir dönem giyilmesi bile cezalandırılabilen bu kumaş, yasaklar kalktıktan sonra unutulmadı.
Tam tersine.
İskoç kimliğinin güçlü sembollerinden biri hâline geldi.
Bir kumaş, bir halkın “Biz hâlâ buradayız” deme biçimine dönüştü.
Brezilya'da ise kimlik bedene geçti:
Capoeira.
Afrika'dan köle olarak getirilen insanların kültürel mirası içinde gelişen bu hareket ve dövüş geleneği, baskı altında müzik ve dansla iç içe yaşatıldı.
Dışarıdan bakıldığında dans gibi görünen hareketlerin içinde mücadele ve dayanışma vardı.
Beden, başka türlü anlatılamayan bir şeyi anlatıyordu.
Bugün capoeira, Afro-Brezilyalıların kültürel mirasının güçlü sembollerinden biri.
İrlanda'da ise bir müzik aleti hafızayı taşıdı:
Arp.
İrlanda'nın eski müzik geleneğinin parçası olan arp, zamanla İrlanda kimliğinin sembollerinden biri hâline geldi.
Öyle ki bağımsız İrlanda'nın devlet sembolü olarak seçildiğinde, bir halkın tarihini anlatmak için silah değil, bir müzik aleti öne çıktı.
Bir halkın hafızası bazen gerçekten de bir telin titreşiminde yaşayabiliyor.
Bir stadyum.
Bir meyve.
Bir kumaş.
Bir dans.
Bir müzik aleti.
İlk bakışta birbirleriyle hiçbir ilgileri yok.
Ama hepsinin ortak bir tarafı var:
Kimlik, kendisine bir ifade alanı buluyor.
Bazen o alan siyasal bir kurum olmuyor.
Bazen gündelik hayatın içinden çıkıyor.
Bir nesneye, bir mekâna, bir sese, bir renge yerleşiyor.
Çünkü insan toplulukları kendilerini yalnızca büyük siyasi cümlelerle anlatmıyor.
Bazen çok daha küçük şeylerle anlatıyor.
Şimdi Amedspor'a bakalım.
Amedspor'un adına.
Formasına.
Renklerine.
Ve bütün bunların Kürtler açısından taşıdığı anlama.
Türkiye Kürt meselesinde yeni bir döneme giriyor.
Silahlı çatışmanın sona erdirilmesiyle birlikte yeni bir siyasal zemin oluşuyor.
Türkiye, geçmişin ağır yükünden kurtulmaya çalışıyor.
Bu gelişmelerle Amedspor'un Süper Lig'e yükselişi arasında doğrudan bir neden-sonuç ilişkisi kurmuyorum.
Ama aynı tarihsel dönemde gerçekleşmelerini de önemsiz bir ayrıntı olarak görmüyorum.
Çünkü yarım asra yaklaşan çatışma döneminin ardından Türkiye yeni bir eşikten geçmeye çalışırken, bu aidiyetin en görünür sembollerinden biri de aynı anda çok daha büyük bir sahneye çıkıyor.
Ve sonra başka bir şey oluyor.
Amedspor formasına yönelik tepkiler.
Trabzon'da ve başka yerlerde formaya yönelik saldırılar.
Forma üzerinden Kürtlere yönelen suçlamalar.
Ve buna karşı Kürtlerin sosyal medyada story'lerle, paylaşımlarla ve hashtag'lerle yaygınlaştırdığı bir cevap ortaya çıkıyor:
“Formamız Kimliğimizdir.”
İşte yazının asıl sorusu burada başlıyor.
Çünkü bir forma gerçekten kimlik olabilir.
Buna itiraz etmiyorum.
Hatta dünyadaki örneklere baktığımızda bunun ne kadar güçlü bir toplumsal karşılığı olduğunu görüyoruz.
Bir Katalan için Barcelona yalnızca Barcelona olmayabilir.
Bir Filistinli için karpuz yalnızca karpuz olmayabilir.
Bir İskoç için tartan yalnızca bir kumaş olmayabilir.
Bir Afro-Brezilyalı için capoeira yalnızca bir dans veya dövüş biçimi olmayabilir.
Bir İrlandalı için arp yalnızca bir müzik aleti olmayabilir.
Öyleyse bir Kürt için Amedspor forması da yalnızca bir forma olmayabilir.
Bunu anlamak gerekiyor.
Ama tam da burada başka bir soru sormak gerekiyor.
Amedspor'a yüklenen bu anlam, bir aidiyeti mi büyütüyor; yoksa o aidiyetin tamamını bir sembole indirgeme tehlikesi mi taşıyor?
Çünkü bu sorunun bir de başka tarafı var.
Türkiye Kürt meselesinde yeni bir döneme giriyor.
Silahların susmasıyla birlikte yeni bir siyasal zemin oluşuyor.
Tam da böyle bir dönemde Amedspor'un Türkiye'nin en üst ligine çıkması ve ardından forma üzerinden güçlü bir aidiyet duygusunun oluşması elbette üzerinde düşünülmesi gereken bir durum.
Acaba Kürtlerin daha büyük ve daha zor taleplerinin yerine, daha kolay taşınabilir bir kimlik alanı mı konuluyor?
Acaba Kürt toplumunun hakiki talepleri, Amedspor'un yarattığı bu sembolik alana mı hapsedilmek isteniyor?
Bilmiyorum.
Bu sorunun cevabını peşinen vermek de istemiyorum.
Çünkü başka bir ihtimal daha var.
Belki de Kürtler Amedspor'a sahip çıkarak tam tersini söylüyor:
Biz dilimizden vazgeçmedik.
Dünyanın ve Türkiye'nin gerçeklerini okuyarak taleplerini yeniden tarif ediyorlar.
Daha büyük siyasi iddiaların, daha sert çatışmaların, daha yüksek sesli tartışmaların içinden geçtiler.
Bugün belki de en temel meselelerden biri, dillerinin yaşayabilmesi ve yaşatılabilmesi için hayatın içinde daha geniş bir alan bulması.
Çocuğun kendi ana dilini öğrenebilmesi.
Kürtçenin yalnızca evde konuşulan, yaşlıların hafızasında saklanan veya bir türkünün içinde kalan bir dil olmaması.
Hayatın içinde daha fazla yer bulması.
Belki bunun küçük işaretlerini başka yerlerde de görmek mümkün.
Suriye'de Kürtçenin eğitim hayatında daha fazla yer bulmasına yönelik gelişmelerin Kürtler arasında yarattığı o hafif sevinç bile çok şey anlatıyor.
Bazen büyük siyasi tartışmaların içinden geriye çok daha somut bir talep kalıyor:
Çocuk kendi dilinde birkaç saat ders görebilsin.
Bunun küçüklüğüne değil, insanlar için taşıdığı anlama bakmak gerekiyor.
Belki Amedspor formasına sahip çıkmak da tam olarak bunun bir ifadesidir.
“Biz dilimizden vazgeçmedik.”
Amedspor tribünlerinde bunun küçük işaretlerini de görüyoruz.
Maçlardan önce ve sonra Kürtçe şarkılar çalınıyor. Taraftarlar bu şarkılara eşlik ediyor. Türkçe de elbette tribünde yer buluyor.
Ama insan ister istemez başka bir soru soruyor:
Acaba Amedspor kendi Kürtçe tribün kültürünü oluşturabilecek mi?
Kürtçe tezahüratlar, marşlar, sloganlar ortaya çıkabilecek mi?
Daha önemlisi, Amedspor taraftarı böyle bir ihtiyacın farkında mı?
Çünkü bir dili yaşatmak, yalnızca o dilde şarkı dinlemekle olmuyor.
O dili yeni cümlelerin, yeni ezgilerin, yeni sloganların ve yeni hikâyelerin dili hâline getirmek gerekiyor.
Belki de Amedspor'un Kürtçe açısından asıl sınavı burada başlayacak.
Forma bir sembol olabilir.
Ama tribün, dili yeniden üreten bir yere dönüşürse sembol başka bir anlam kazanır.
O zaman mesele yalnızca Kürtçe bir şarkının tribünde çalınması değil, Kürtçenin tribünün kendi dili hâline gelmesidir.
Fakat bütün bunların yanında başka bir görüntüyle de karşılaştık.
Amedspor-Trabzonspor maçı öncesinde Diyarbakır'da bazı Trabzonspor taraftarlarına yönelik saldırılar yaşandı.
Bunu da açıkça kınamak gerekiyor.
Trabzon'da Amedspor formasını giyen insanlara yönelen saldırı ne kadar yanlışsa, Diyarbakır'da Trabzonspor formasını giyen insanlara yönelen saldırı da o kadar yanlıştır.
Bir formanın bize kendimizi hatırlatması, başka bir formayı giyen insanı düşmanımız hâline getirmemeli.
Bu ülkede birbirimizin formasına ne kadar daha tahammülsüz davranacağız?
Dün gece maç bittiğinde Amedspor'un Trabzonspor'la oynadığından haberim bile yoktu.
Sonra Hakkâri'de gece havai fişekler patlamaya başladı.
“Hayırdır?” dedim kendi kendime.
Şehir merkezindeki halı sahalarda, düğünlerde havai fişek görmek alışıldık da, acaba düğünler şehrin göbeğine kadar mı taşındı diye düşündüm.
Sonra hatırladım: Amedspor'un Trabzonspor'la maçı vardı.
Amedspor 2-1 kazanmıştı.
Bir süre sonra sosyal medyada Van'ı gördüm.
Batman'ı gördüm.
Mardin'i gördüm.
Ağrı'yı gördüm.
Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı şehirlerde aynı sevinç vardı.
Bu görüntü, Amedspor'un neden yalnızca bir futbol kulübü olmadığını gösteren güçlü bir işaretti.
Ama bir forma üzerinde birleşmek, Kürtlerin ana dillerinden vazgeçtiğini de göstermez.
Tam tersine, belki de o forma üzerinden kendilerine hatırlattıkları şey tam olarak budur:
Dilimiz hâlâ bizimle.
Bir forma bir dili yaşatmaz.
Bir forma, bir çocuğun kendi ana dilinde eğitim alma arzusunun yerini tutmaz.
Bir forma, kaybolma tehlikesi taşıyan bir dili tek başına geleceğe taşıyamaz.
Ama bir sembol, insanların dikkatini o dile yeniden çevirebilir.
Belki bu yüzden Amedspor'un Süper Lig'e çıkmasını iki farklı gözle aynı anda görmek gerekiyor.
Bir gözle bakınca:
Bu, bir aidiyetin görünürlük kazanmasıdır.
Başka bir gözle bakınca:
Bu görünürlüğün hangi sınırlar içinde gerçekleştiğini sormak gerekir.
Bir halkın kimliğinin bir sembolün etrafında kabul edilmesi, o halkın haklı ve meşru bütün taleplerinin kabul edildiği anlamına gelmez.
Bir formanın stadyumda bulunabilmesi, o aidiyetin bütün hayat alanlarında aynı rahatlıkla var olabildiğini de göstermez.
Ama bunun tersi de doğru.
Bir forma üzerinde birleşmek, Kürtlerin ana dillerinden vazgeçtiğini de göstermez.
İnsanlar bazen ellerinde kalan en küçük sembolün etrafında birleşerek aslında çok daha büyük bir şeyi hatırlatırlar.
Amedspor'un adında da bunun güzel bir örneği var.
Diyarbakır.
Amed.
Aynı şehir.
İki farklı ad.
Peki kendimize şu soruyu da sorabilir miyiz?
Amedspor'un yerinde Diyarbakırspor olsaydı, Türkiye'nin dört bir yanında yaşayan Kürtler aynı ölçüde bu takımın etrafında birleşir miydi?
Belki de Amedspor'u yalnızca bir futbol kulübü olmaktan çıkaran şey, formasından önce taşıdığı isimdir.
Çünkü Amed, Kürtlerin Diyarbakır için kullandığı ve bugün de aidiyet anlamı taşıyan bir isimdir.
Bugün Amed adı bir futbol kulübünün tabelasında, formasında ve Türkiye'nin en üst ligindeki maçlarında milyonlarca insanın karşısına çıkıyor.
O hâlde çok basit bir demokratik soru sorulamaz mı?
Bir şehrin nasıl adlandırılacağına o şehirde yaşayan insanlar karar verebilir mi?
Diyarbakır mı?
Amed mi?
Neden korkalım?
Gerçekten kendine güvenen bir ülke, kendi şehirlerinin isimlerinden korkmamalı.
Hatta bu yalnızca Diyarbakır için değil, Türkiye'deki bütün şehirler için konuşulabilecek bir demokratik mesele olmalı.
Ben Amedspor'un taşıdığı aidiyete itiraz etmiyorum.
Tam tersine, bunun nedenini anlamaya çalışıyorum.
Ama bir sembolün değerini kabul etmekle, o sembolün bütün hikâyenin yerine geçmesini kabul etmek aynı şey değil.
Barcelona bir halkın hafızasını taşıyabilir.
Karpuz bir bayrağı hatırlatabilir.
Tartan bir tarihi yaşatabilir.
Capoeira bir kültürü koruyabilir.
Arp bir ülkenin hikâyesini anlatabilir.
Amedspor da güçlü bir sembol olabilir.
Ama belki tam da bu nedenle, ona yüklediğimiz anlamı biraz daha dikkatli düşünmeliyiz.
Çünkü bir halkın bütün hikâyesini tek bir sembole sığdırmak, o sembolü büyütürken hikâyeyi küçültme riskini de taşır.
Ve belki asıl soru tam da burada başlıyor:
Formamız kimliğimizdir.
Ama kimliğimiz yalnızca formamız mıdır?