Aynı Taşa Bakarken

Serkan Besi


Birkaç gündür Hakkâri’de peyzaj çalışmalarında kullanılan taşlar üzerinden bir tartışma yürüyor.

Bir haber çıktı; taşların yerinden çıkarılarak kavgalarda birer tehdit unsuruna dönüşebileceği söylendi. Ardından yüzlerce yorum geldi altına: “Siz bu topluma neden böyle bakıyorsunuz?”, “Bir gün de güzel bir şey yazın.”, “Biz ilkel, cahil, yamyam insanlar mıyız?”

İnsanların itirazı taştan çok, taşa bakan gözeydi. Benim de asıl takıldığım yer burası.

Bir şeye baktığımızda neden önce güzelliği değil de kötüyü görüyoruz? Güzel bir şeyi kendimize, şehrimize yakıştırmak yerine neden hemen o en kötü senaryoya sığınıyoruz?

Elbette güvenlik meselesi değerlendirilebilir. Bir risk varsa, çözümü de vardır. Bu yüzden taşların kalması ya da kaldırılmasını değil; kalacaksa kimyasal bir ürünle sabitlenmesini önermiştim.

Sonra taşlar kaldırıldı ve yerlerine daha küçük beyaz çakıl taşları konuldu. Bu da bir çözümdü. Yeni hâli de gayet güzel bence.

Benim meselem taşların kalıp kalmaması değildi; riski görüp güzelliği ona göre var edebilmekti. Bir şey hem güzel hem güvenli olabilir.

Ben taşlara güzel bakmayı önerdikten sonra gelen yorumları ve mailleri okurken, yıllar önce yapılan bir sosyal deney geldi aklıma.

Lüks bir restorana üstü başı eski, bakımsız bir çocuk gönderiliyor. Müşteriler rahatsız oluyor, bakışlarını kaçırıyor, garsona çocuğun çıkarılmasını söylüyor.

Saatler sonra, restoranın müşteri sirkülasyonu içinde insanlar değişiyor. O çocuk, bu kez tertemiz giysiler içinde ve mis gibi kokarak restorana yeniden geliyor.

Bu defa insanlar masalarına davet ediyor; yemek, tatlı ikram etmek, sarılmak istiyor. Çocukla konuşmaya çalışıyor; bir yandan da “Annesi babası nerede, tek başına ne işi var burada?” diye soruyorlar.

Çocuk aynı çocuk. Değişen çocuk değil; çocuğun üzerindeki eşyalar vasıtasıyla hakikatle kurduğumuz ilişki. İlk hâliyle karşılaşınca öfkelenenlerle ikinci hâliyle karşılaşınca merhamet gösterenler belki aynı insanlar değil ama aynı toplumun insanları.

Bir çocuğa üzerindeki giysiye, sınıfa ya da kabuklara bakmadan, sırf çocuk olduğu için sarılmayı beceremeyen; yani eşyayı aradan çıkarıp öze bakamayan insanoğlundan; taşla, şehirle veya hakikatle hesapsız bir bağ kurmasını beklemek belki iddialı bir temennidir. Ama bir kent sevdalısının kendi insanı ve kendi şehri için bu temennide bulunması, bu güzel ihtimalin peşine düşmesi de anlaşılabilir sanırım.

Sokaktaki o taş ile restorandaki çocuğun üzerindeki giysi aslında aynı şeydi: Eşya tek başına durmaz; biz ona bakışımızla bir hafıza yükler, bir tarih yazar ve bir kimlik biçeriz.

İşin garibi, yüklediğimiz o kimlik de sabit kalmaz. İlk haber çıkıp “Bu taşlar tehlikeli” denildiğinde refleks olarak ayağa kalkıp, “Yahu siz bu toplumu ne sanıyorsunuz, neden hep kötüyü görüyorsunuz?” diye taşın güzelliğini ve kendi toplumunun modernitesini savunanlar... Ben çıkıp “Gelin bu taşlara başka bir gözle bakalım” dediğimde, bu kez bana dönüp, “Sen bu toplumu tanımıyorsun, biz o taşlarla birbirimizin kafasını kırarız” diye kendi kendini ihbar edebiliyor.

Tıpkı restorandaki çocuğa bakışımızın değişmesi gibi, taşa bakarken de sadece iki gün içinde kendi kendimizi yalanlayan; kendi modernite savunumuzdan kendi ilkelliğimizin ihbarına savrulan yine aynı toplum. Sonra kendi elimizle yazdığımız o tarih dönüp bize hükmetmeye, bizi şekillendirmeye başlıyor.

İnsanın eşyayla, kentin taşla kurduğu bu bağ; birbirine sürekli rol biçtiği, yinelenen ve yenilenen canlı bir etkileşimdir.

Önceki yazımın altında bana, “Abi madem eşyanın hükmü diyorsun, taşın insanımıza nasıl hükmettiğini bilmen lazım” diye yorum yapanlar oldu.

Yok saymıyorum bunu.

Ama tam da bu yüzden soruyorum:

Neden o eşyanın hayatımıza başka bir hükümle girmesine de izin vermeyelim?

Neden kötülüğe bu kadar hazırız?

Acaba sırf konuşmuş, sırf itiraz etmiş olmak için hareket etmek yerine, aynı şeye aynı amaçla, birlikte bakmayı öğrenebilir miyiz?

Şimdi balkonda oturuyorum.

Mevsim sonbahar. Önümde balkonda yavaş yavaş solmaya başlayan çiçekler, tepemde gürleyen bir gök, yer yer yağıp yer yer dinlenen bir yağmur...

Bütün ömrüm böyle kapalı havalarda, fırtınalarda geçse “Hani güneş?” diyecek biri değilim. Ben kapalı, kasvetli havaları, yağmuru, sonbaharı severim. Sanırım yazmak için de zihni en çok açan, insanı kendi içine en çok yaklaştıran hâller bunlardır.

Tam bu balkondan, karşımdaki o heybetli Sümbül Dağı’na bakıyorum.

Ona bakarken yıllar önce zirvesine çıktığım bir geceyi hatırlıyorum. Tepeden Hakkâri’ye bakmıştım; aşağıda koca bir şehir görmeyi umarken, karanlığın ortasında bir ateş böceği gibi titreşen küçücük bir ışık kümesi görüyordum.

Heybetli Sümbül’ün zirvesinde geçirdiğim o gece, o koca heybetliliğinde, o büyük iddialarında aslında ne kadar küçük bir alana sıkışıp kaldığını anladım.

O günden beri Sümbül bana hep tevazuyu ve kendi dar sınırlarımızap hapsoluşumuzu hatırlatır.

Ama herkesin Sümbül’ü aynı değil.

Benim için tevazu olan dağ, bir başkası için özgürlük, av, geçim, çocukluk ya da çile, belki de esaret olabilir.

Aynı dağa bakıyoruz.

Dağımız aynı. Eşyalarımız da.

Ve tam da burada kendi içimize dönüp baktığımızda, asıl meseleyi görüyoruz.

Biz bazen dışarıdaki taşların değil; içimize sıkışıp kalmış eski eşyaların, eski korkuların ve ezberlerin esiriyiz.

Hayatı güzelleştirmek için elimize geçen her şeyi, dönüp dolaşıp birbirimize fırlatacağımız bir taşa dönüştürüyoruz.

Aynı dağın gölgesinde ve aynı eşyaların sıkışmışlığında...

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Yorumlarınız editör onayından geçtikten sonra yayınlanacaktır. Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yapılan yorumlardan yazarları sorumludur. Kurumumuz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.