Serkan Besi
Belediyenin Taşları ve Eşyanın Hükmü
Arafat Kayacan Abi’yi yıllarca şık ve temiz giyinen, ama hep sivil kıyafetleriyle hatırladım. Kot pantolonları vardı; buz mavisini de severdi, koyu renkli olanları da. Üzerine de çoğu zaman kareli gömleklerinden birini giyerdi.
2005 depreminde ağır hasar gören eski hastanenin koridorlarında, o binanın yıllarına karışmış bir halde…
Sonra yeni hastane yapıldı.
Eski hastanenin bulunduğu yerde, yepyeni ve modern bir bina yükseldi.
Bir gün Arafat Abi’yi yeni hastanede gördüm.
Üzerinde takım elbise vardı.
Şaşırdım.
“Arafat Abi,” dedim, “yıllardır seni sivil görürdük. Emekliliğin yaklaşmışken yeni bir kural mı geldi de takım elbise giymeye başladın?”
Güldü.
“Yok be kardeşim,” dedi.
“Bu binaya da bu yakışır.”
O cümleyi hiç unutmadım.
Bir hastaneye bakıp, “Bu binaya da bu yakışır” diyerek, onca yıldan sonra, emekliliği yaklaşmışken üstüne janti bir takım elbise çekebilmek…
Arafat Abi mekânı gördü.
Gitti, üstüne takım elbisesini çekti.
Peki biz?
Şehrin sokaklarında o özeni, o gayreti, o süs taşlarını gördüğümüzde üstümüze ne giyeceğiz?
İnsanın mekâna cevabı bazen bir kumaşla olur, bazen de bir tutumla.
Belki bizim de yılların yorgunluğunu ve ataleti üzerimizden sıyırıp başka şeyler kuşanmamız gerekiyor.
Zarafeti.
Özgüveni.
Bu şehre yakışan bir kentlilik duygusunu…
Yıllar önce, hizmet sektöründe yatırımları ve eğitim çalışmaları bulunan uluslararası bir kurumun akademisinde aldığım bir eğitimde, derslerden birinin adı “Eşyanın Hükmü” idi. Benim aklımda en çok kalan derslerden biri de buydu.
İsmi bile başlı başına bir meseleydi.
Bir hafta dekoratör giriyordu derse, başka bir hafta psikolog. Sonra mimar, tarihçi, sosyolog…
Her biri aynı eşyaya başka bir yerden bakıyordu. Nasıl oluştuğunu, hayatımıza nasıl girip neleri temsil edebileceğini, bulunduğu mekânı nasıl değiştirdiğini, insanı nasıl etkilediğini ve insanla eşya arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğunu konuşuyorduk.
Eşya yalnızca eşya değildir.
Kriminoloji ve kamu düzeni literatüründe karşılığı olan Kırık Camlar Teorisi de biraz bu ilişkiye bakar.
Bir binanın kırılmış camını düşünün.
İlk gün görürsünüz.
Sonra aynı sokaktan geçerken bir kez daha.
Birkaç kez daha…
Bir süre sonra o cam artık yalnızca bir kırık cam değildir.
İnsanın zihninde, “Buraya bakılmıyor. Burası bakımsız. Burası zaten bakımı hak etmiyor” duygusu oluşmaya başlar.
Ve bir süre sonra o binanın bir camını kırmak, ilk günkü kadar büyük bir eşik olarak gelmeyebilir gözünüze.
Mesele yalnızca bir camın daha kırılması değildir.
Bakımsızlığın, insanın o yere bakışını ve davranış sınırını değiştirebilmesidir.
Hakkâri…
Hakkâri artık güvenlik parantezinin dışına çıkmış bir kent.
Bu dönüşüm, bugün devam eden çözüm süreciyle başlamadı.
Devletle toplum arasındaki ilişki, toplumun kendi içindeki ilişkiler ve geçmişte karşıtlık üretebilen yerel aidiyetlerin bugün daha çok birer bağ olarak yaşanması, Hakkâri’de çözüm süreci ilan edilmeden önce başlamış toplumsal bir dönüşümün parçası.
Bugün çözüm süreci ilerliyor.
Hatta Hakkâri’ye yetişmeye çalışıyor.
Biz de biraz buna güveniyoruz.
Yıllarca süren bir sessizlikten sonra, yaklaşık üç ay önce yeniden köşe yazmaya başladım.
İkinci yazarlık hayatımın ikinci baharı gibi geliyor bana.
Yeniden yazmaya başlayınca insan yalnızca kelimelere değil, yaşadığı şehre de yeniden bakıyor.
Ben de Hakkâri’ye yeniden bakıyorum.
Bazen yanlış gördüğüm bir şeye itiraz ediyorum.
Hakkâri Evi için yazılar yazdık, kampanyalar başlattık.
Devrimci Gençlik Köprüsü için sesimizi yükselttik.
Şehir merkezinin tam göbeğinde, bütün bir ilkbahar ve sonbahar boyunca insanları rahatsız eden düğünlere itiraz ettik.
Ama gazeteciliğin başka bir tarafı daha var.
Güzel olanı görüp alkışlamak.
Çünkü bir şehir yalnızca yanlışları konuşarak değişmez; güzellikleri sahiplenip büyütmek de gerekir.
Tam da burada, dün karşıma çıkan bir haber dikkatimi çekti.
Bu güzel çevre düzenlemesinde kullanılan küçük peyzaj taşları, haberin dili içinde birer tehdit unsuru gibi tarif ediliyordu.
Hatta neredeyse birer silah gibi insanların gözüne sokuluyordu.
Oysa o taşlar oraya güzellik vermek için konulmuştu.
Elbette bir taş yerinden sökülüp bir başkasına zarar vermek için kullanılabilir.
Ama mesele bu değil.
Muhtemelen bu işi yapan firma ya da kurum da bunu düşünmüştür. Bugün taşları sabitlemenin, şeffaf yapıştırıcılar, silikonlar ve başka tekniklerle yerinden kolayca sökülmelerini engellemenin yolları var. Kimya dünyası da bunun için yeterince gelişmiş durumda.
Madem öyle, sokaklara ağaç da dikmeyelim.
Ne olur ne olmaz; ağacın bir dalı da kırılıp silaha dönüştürülebilir.
Çöp kutularını da kaldıralım.
Biri içine bomba koyabilir.
Kaldırım taşlarını da sökelim.
Oysa mesele, bizim o taşa ilk baktığımızda ne gördüğümüz.
Taşı mı?
Yoksa onun neye dönüşebileceğini mi?
Bir şehri böyle okumaya başladığınızda, güzellik kavramının kendisi bile şüpheli hale gelir.
Üstelik böyle bir bakışın sonunda o taşları ortadan kaldırmak çözüm gibi görünse bile, başka şeyler de söylemiş oluruz:
“Kendimize güvenmiyoruz.”
Ya da:
“Birbirimize güvenmiyoruz.”
Oysa yıllardır güvenlik parantezinden çıkmaya çalışan bir şehirde, güzelliği korumak kadar o güzelliğe güvenmek de önemlidir.
Elbette bir taşın kötüye kullanılabileceğini bilmek başka şeydir; bütün bir şehri o ihtimal üzerinden okumak başka.
Hakkâri’nin hikâyesi bundan ibaret değil.
Burada güzel bir bina gördüğünde, “Bu binaya da bu yakışır” diyebilen insanlar var.
Yaptığı işe özen gösterenler var.
Şehrin daha güzel, daha yaşanabilir, daha zarif olmasını isteyenler var.
Elbette başka türlü bakanlar da var; Mesela taş görünce kırılacak cam arayanlar da var.
Bir kesimin vizyonsuzluğu bu şehrin ufku değildir.
Geçmişte yaşananları unutmadan geleceği geçmişin esiri yapmayanlar var.
Belki de bugün Hakkâri’nin ihtiyacı tam olarak budur:
Geçmişi inkâr etmeden geleceğe bakabilmek.
Güzel olanı görünce ondan korkmamak.
Kendimize yakıştırmak.
Ve yıllar önce Arafat Abi’nin söylediği o cümleyi bugün bir şehrin tamamına söyleyebilmek:
“Bu binaya da bu yakışır.”
Çünkü rahmetli Arafat Abi yalnızca takım elbise giymedi.
Yeni binayı gördü ve kendine de şehrine de neyin yakıştığını fark etti.
Şimdi o cümleyi biraz daha büyütelim.
Bu şehir de kendisine yapılan güzelliği görmeli.
Kendisine yakıştırmalı.
Sahiplenmeli.
Ve kuşandığı bu tavırla şöyle diyebilmeli:
Bu şehre de bu yakışır.

