• BIST 105.380
  • Altın 270,975
  • Dolar 5,7403
  • Euro 6,3404
  • Hakkari 0 °C

BİR ÖZGÜRLÜK MANİFESTOSU: İNSANIN DÖRT ZİNDANI (2)

İsmail Sihat Kaya

Ali Şeriati (23 Kasım 1933 – 18 Haziran 1977) İranlı Müslüman sosyolog, aktivist düşünür ve yazar; özellikle din sosyolojisi ve çağdaş İslam düşüncesi üzerine eserler vermiştir. Marksist düşünceden yaptığı alıntılar ve türetmeler ve bunların kendi zamanındaki İran'a ve çevresine adapte edilmesi ve Marksizm kritiği ile birlikte çağdaş İslam düşüncesi ve devrimcilik açısından ortaya koyduğu çeşitli sonuçlar ve yarattığı ilgi sebebiyle, gerek önemli çağdaş İslam düşünürleri arasında gerekse İran'daki devrimci İslam'ın babası ve İran İslam devriminin baş düşünürü olarak anıldığı olmuştur. Düşünceleri genel olarak "İslam'a dönüş" -"öz"e dönüş- başlığı altında toplanabilir ve bilimsel kaynaklara dayanması, sosyoloji vurgusu yapması ve Batı metodolojisini, çeşitli açılardan eleştirmekle birlikte çeşitli açılardan yapıcı bir şekilde kullanması (ki sosyoloji gibi çeşitli bilimler ve Batı düşüncesinde ortaya çıkan çeşitli fikirlerin, örneğin bazı Marksist fikirlerin, İslam'ın özünde de daha farklı bir şekilde ortaya konulduğunu da savunur) sebebiyle moderndir ve gelenekçilikten uzak olduğu gibi gelenekçi görüş ve kesimlere eleştirel yaklaşır nitekim bu sebeple eleştirildiği veya çelişki ile suçlandığı olmuştur. Bu tarzından yola çıkarak kendisi hakkında "sosyolojiyi İslamlaştırmaktan" ziyade "İslam'ın sosyolojik" bir okumasını yaptığı da söylenmiştir.

İncelenen Eser nedir:                                       

İnsanın Dört Zindanı, İranlı düşünür ve sosyolog Ali Şeriati’nin Ekim 1970 yılında Abadan’da Petrol Fakültesi öğrencilerine yapmış olduğu konferansın yazıya geçirilmiş hâlidir. Eserin çevirisi Hüseyin Hatemi tarafından, Almanca baskısı da göz önünde tutularak Farsçasından yapılmıştır. Eserdeki dipnotlar çevirmene ait olup, bu notlar Şeriati’nin gönderme yaptığı eserlere, kişilere, olaylara ait nesnel bilgi içerdiği gibi, yazarın düşüncesinin, etkilenimlerinin açıklanmasında da işlev yüklenmiş, yer yer nesnel tutumun dışına çıkılarak öznel bakış açısını sergileyen bir tutum içermiştir.

İçerik

İnsanın Dört Zindanı Şeriati’nin ifadesiyle, bir tasarımın, bir tezin, bir kuramın detaya çok da inmeden, ana çizgilerinin sunumudur. Şeriati, çağdaş insan için temel sorunun insanın kendisi olduğunu belirttikten sonra, “İnsan nedir?” sorusunu sorar ve tezini bu sorunun cevabı üzerinden şekillendirir. Tezinin özünü “İnsan dört zorlayıcının/cebrin etkisindedir; bu dört zorlayıcı gücün etkisinden özünü kurtarınca özde insan olabilir ve gerçek anlamı ile insan olmak bu dört zindandan kurtularak özgürlüğün elde edilmesine bağlıdır.” (Syf:13) cümleleriyle belirterek ele aldığı konuyu, insanın özgürleşmesi ve insan olması için dört koşulun aşılmasına bağlar ve bunları üç basamakta ele alacağını ifade eder:

İnsanın tanımlanması

Dört zorlayacının ne olduğunun belirlenmesi

Bu dört zorlayacının etkisinden insanın nasıl kurtulacağı

İnsanın Tanımlanması :

Şeriati, insan tanımında Kur’an ayetlerini esas alarak insanı beşer ve insan olarak ikiye ayırır. Birisi biyolojinin konusu olan; diğeri yazarın üzerinde durduğu/konuştuğu, filozofun söz söylediği, dinin ilgilendiği insan: Beşer -imek (sein, şoden); insan ‘olmak’ tır. Beşer olan taraf, doğadaki bütün görünüşler gibidir, doğanın bir mensubu olan, tanımlanabilen bir varlığa sahiptir. İnsan olmak ise, ideal özellikler taşıyan (ya da bunlara ulaşmaya çalışan), sonsuza doğru sürekli ve ebedi bir gelişim içinde olan demektir. Bu gelişim, yönelişin Tanrı’ya olduğu, sonsuz tekâmüle ve sonsuz Aşkın’a yolculuktur. ‘Olmak’, bir süreçtir. Sınırı olmayan bu yönelişte insanın üç özelliği vardır ve bu özellikler onu insan olmak’a (bu, yazarın bir diğer ifadesiyle, yaratılışa özgü fıtrî ve zâtî bir hicrettir) ulaştırır:

Bilinçli, öz varlığının bilincinde bir varlık olması

Seçme yeteneğinin olması

Yaratıcı özelliği olması.

Şeriati, insan olmak için insana dair üç özelliği sıraladıktan sonra, bu olgunlaşmayı, gelişmeyi ya da süreci engelleyen, insanı öz bilincinden, seçme yeteneğinden, yaratıcılık niteliğinden alıkoyan dört zorlayıcı güçten bahseder. Bu kısımda ilk olarak Descartes’in “Düşünüyorum, demek ki varım.” felsefesi ve bu bağlamda Gide’in“Duyumsuyorum, demek ki varım.” ve Camus’nun varoluş felsefelerinden bahsederek, bunların üçünü de doğru kabul eder ancak Camus’un “Başkaldırıyorum, demek ki varım.” felsefesini insana özgü varoluşun en üstüne yerleştirir. Bunun sebebi, Adem’in cennetteki isyan’ından sonra dünyaya gönderilişidir. Descartes ve Gide’in ifadelerinin doğruluğunu sadece “var olma’yı (imek/sein/buden/beşer olma ya da sadece fiziki varlık olma) kanıtlasalar bile ‘insan olma’yı (imek’i, insanlık aşamasına erişmiş bulunmayı/idrâk) henüz kanıtlamış değildirler.”(s:24) şeklinde açıklarken; Camus’un ifadesini özünün bilincine varma, Tanrı’nın iradesine başkaldırma, dünya hayatında kendi seçimi sonucu ibadet ve itaatle kurtuluşa erme/insan olma şeklinde, insan olmanın üç özelliğini içine aldığı için daha doğru bulmaktadır.

İnsanın kendi bilincine sahip bir varlık olması, idrâk/benlik bilinci, yani: “Kendi niteliğini (keyfiyet) ve yaratılışını, öz-yapısını, Evren’in niteliğini ve öz yapısını, kendisi ile evren arasındaki ilişkinin niteliğini ve niceliğini algılama(s:25)’dır. İnsanın seçebilmesi, bedenî ve ruhî ihtiyaç ve zorunluluklarına, doğal gereksinimlerine, güdülerine, doğaya başkaldırabilmesi ve seçiminde bu gerekliliği aşabilecek olmasıdır. Yaratıcılık özelliği ise, insanın fıtratında yaratıcılık kudretinin belirmesi, yansımasıdır. Yaratıcılık iki yönde tezahür eder. Birincisi iş/zanaat, alet yapma ile; diğeri, sanattaki yaratımdır. Sanattaki yaratım, insan ruhundaki ilahî tecellinin sonucudur ve doğada karşısına çıkan eksikliği sanatçı yaratıcılığı ile tamamlamak ve onu doğada görünür kılmaktır. Bu da güzel sanatları, insan olma özelliklerinden biri hâline getirir. Şeriati bunu şu cümlelerle ifade eder: '…güzel sanatlar, doğada insan için bulunması gereken gelgelelim bulunmayan şeyi doğaya bağışlamak üzere doğanın işinin sürdürülmesidir. Sonuç olarak; kuruculuk ve yapıcılık ile sanatçılık insan ruhunun üçüncü boyutunun (yaratıcılık) yansıması ve belirmesi demek olan insanlık özelliklerinden birisidir.'(s:28) Bu üç özellik, tanrısal sıfatların insanda belirmesi olarak verilir ve bu özelliklerle insan olmak için gelişme ve olgunlaşma yoluna girileceği ifâde edilir.

Ali Şeriati insanın bu üç özelliğinin diğer doğal varlıklarda bulunmadığına dikkatimizi çekiyor. Böylece insan bu özellikleri sayesinde doğaya, tarihe, topluma müdahil olabilmeyi ve onları yeniden düzenleyebilme istidadını gösterir. Ama her zaman insan bu üç hasletini kullanabilir durumda olamıyor.

Kitabın ana konusuna geçecek olursak bu bilinçli, seçici, yaratıcı varlık dört belirlenimin, dört zindanın baskısı altındadır. Bu zindanlar insanı bilinçten, yaşamda seçmekten ve yaratıcılıktan alıkoymaktadırlar.

Dört zorlayıcının tanımlanması:

Bu bölümde ideolojilerden ve bunların beşerin kendisini nasıl uyuttuğundan bahseder. İdeoloji ve öğretileri kısaca özetleyerek ve kimi noktalarını yanlışlayarak ele alır. Bu ideoloji ve öğretiler şunlardır: Maddecilik (Materyalizm), Doğacılık (Natüralizm), Varoluşçuluk, Vahdet-i Vücûdçuluk, Biyolojizm (Dirim-bilimcilik), Sosyolojizm (Toplum-bilimcilik), Historizm (tarihselcilik).

Doğa Baskısı (Naturalizm): Doğayı eksene alır. Ve insanı şekillendiren unsurun tabiat olduğunu ifade eder. Bu yaklaşıma göre asıl olan, tabiat, canlı fakat öz bilinci olmayan bir varlık. İnsan da bu canlının bilinçsiz ürünlerinden biridir. Burada varılan nokta insanın özgürlüğü, tabiatın ona bahşettiği imkanlar dahilindedir. Örnek olarak; çölde yaşıyorsak çöldeki hava ve su, deniz kenarında yaşıyorsak farklı koşullar, güneyden kuzeye bambaşka durumlar yaşam biçimimizi şekillendirir. Bugün ise insanlık bilim ve teknolojiyle bu koşullara bağımlılıktan kurtulmuştur. Esasen bununla ilgili en güzel örnek yerçekimi yasasıdır. Bu yasanın tutsağıyken artık kıtaları aşabilmekte insanoğlu.
Tarih Baskısı( Historizm): İnsanı oluşturan unsurun tarih olduğu yaklaşımı ile hareket eder. Bu yaklaşıma göre insan tarih tarafından meydana getirilmiş şeylerden ibarettir. Şöyle ki; insanın sahip olduğu özelliklerin kişinin geçmişinden sonsuza kadar uzanan tarih sebebiyle olduğunu kabul eder ve örnek olarak da ana dil, din, ten rengi gibi doğarken sahip olduğumuz özelliklerden bahseder. Bundan kurtuluşun da insanın öncelikle tarihin kendisine sunmuş olduğu süreci kabullenip daha sonra tarihin hareket yasasını keşfetmek ve kavramak akabinde gelecek süreçleri okuyarak onu yönlendirebilmek olduğundan bahseder.
Toplum Baskısı (Sosyolojizm): Bu yaklaşım da tabiatın ve tarihin etkilerini yadsımaz ancak insanı gerçekte meydana getiren şeyin ona egemen olan sosyal düzen ve çevre olduğunu savunur. Bu olguda birey yoktur. İnsan seçen bir 'ben' olarak var olamaz. Yani ‘birey yoktur, bireyi toplum yaratmaktadır’ diyen görüştür. Her birey toplumun onu meydana getirdiği gibidir. Buradaki örneği de bizim sıkça kullandığımız ve artık fenomenleşmiş olan ‘kendisi iyi ama çevresi kötü’ nün tam aksine ‘bende bir kötülük varsa bende kötülüğü yaratan ve seçen içinde bulunduğum sosyal çevredir, iyilik varsa da yine aynı şekilde içinde bulunduğum sosyal düzenden ileri gelmektedir’. Kurtuluş toplumsal bilimleri incelemek ve karşılaştırmaktadır.

Yazar, bu etkenlerin/baskıların insan üzerinde etkisi olduğunu, fakat insanın oluşum (werden, şoden) sürecinde bu güçlerin baskısından kurtulabileceğini ifade eder ve bunu örneklerle her bir etken için tek tek açıklar. Ve özet olarak şunları söyler Şeriati:

“…insan ilk zindandan, ‘Doğa’ zindanından bilincini, irade ve yaratıcılığını, doğayı tanımakla yani bilimle kurtulabilir ve elde edebilir. İkinci zindan olan ‘Historizm’ zindanından tarih felsefesini ve tarihsel determinizmin nasıl yönlendirebileceğini kavramakla, tarih bilimi ile kurtulabilir. Üçüncü zindan olan ‘Sosyolojizm’ zindanından (toplumsal düzen zindanından) da bireyler, yine bilim ile kurtulabilir ve kendi toplumsal düzenlerinin kurucusu olabilirler.” (Syf:50)

4. Ben/Kendim Zindanı : Kendi’mdir, yani kendisi/kendi zindanı. Benlik zindanı, insani tutkuların, zevklerin ve arzuların yatağıdır. Bu yataktan çıkmak ancak daha büyük bir anlam katmanı ile ilişkili olmalıdır İnsanın ilk üç zindanı kendisini kuşatırken ve bunları yıkmak daha kolayken, kendi zindanı kişinin içinde olduğu için onu yıkmak en zor olanıdır.

Özellikle çağdaş insanın düştüğü anlamsızlık ve boşluk duygusu, Şeriati ’ye göre bu zindanın tutsağı olmaktan kaynaklanmaktadır. Ne yapacağı konusunda güç sahibi olan bu çağdaş insan, ne yapması gerektiği konusunda çaresiz kalmış ve hastalıkla hasta birleştiği için çözüm daha da zorlaşmıştır. Diğer bir zorluk da bu zindandan insanın bilimle çıkamayacak olmasıdır, çünkü bilimin kendisi de tutsaktır. Bilimi yapan tutsak insandır. Bu tutsak insan, kendi içindeki özgür ben’i algılayamayan; ancak salt ve genel anlamıyla bir insan/kendi olarak algılayabilendir.

İnsan gereksinimlerini, ihtiyacını giderdiğinde refaha erişen, bunu boşluk ve anlamsızlık duygusunun takip ettiği dönemi yaşayan, başkaldırı ile bu dönemi atlatan bir varlıktır. Öyleyse insanın ülküsü, özlemi yüce bir şey olmalıdır ki, bir noktaya (gerçekleşmesi ile) bağlanmasın ve tekrar anlamsızlık ve boşluk duygusuna düşülmesin. Bu ülkü, aşk’tır. Ancak bu aşk, tasavvufî/irfânî veya bu tarz bir aşk değil; hesapçı ve oportünist akıldan yüce, insanın öz-benliğinde, fıtratında bir başkaldırma ile kendisini gösteren, muktedir bir güçtür. Mantıkla çözümlenemeyecek olan bu sorun, Pareto’nun ifadesiyle ne mantıkî ne de gayrı mantıkîdir, mantık dışıdır (alegique / mantığa aykırı değil, mantıktan daha güçlü). Bu aşk, kişinin çıkarlarını ve yararlarını aşan, onları feda ettiren, imek’i, başkalarının imek’ine ve kişinin ülküsü için feda ettiren(îsâr) bir aşktır. Şeriati burada örnek olarak Nietzsche’ye ait bir anekdotu aktarır (düşen atı kamçılayan arabacının hareketini engellemek için atı korumaya çalışması ve arabacı tarafından dövülmesi) ve bu olayın, mantıkî ya da gayr-ı mantıkî değil, mantık dışı olduğunu ifade ederek, bazı seçimlerin mantıkî değerlendirme ötesinde olduğunu belirtir ve ahlâkla aşkın da mantık dışı olarak ele alınması gerektiğini vurgular. Aşk, karşılığında bir şey istememek ve bir seçim yapmak demektir. İnsan, bu noktada, bir başkasını kendisinden üstün tutar, canını, malını, şöhretini bu uğurda feda eder. Kısaca insan, ancak aşk ile dördüncü zindanını aşabilir. Burada yazar anlatmak istediklerini şu cümlelerle özetler:

“Sözlerimin özü: O özgür kılıcı, yaratıcı, bilinçli insan; doğa, tarih ve toplum düzeni zindanlarından bilim ile kurtulur. Dördüncü zindandan ise, din ile kurtulur, aşk ile kurtulur. Radhakrishnan’ın dediği gibi: ‘Biz insanlar, insan olma ödev ve sorumluluğu ile, bir iş birliği andına çağrılıyız. Nasıl bir ahd ve and? Öyle bir and ki, bu and ile insan, Tanrı ve aşk, başka bir yaratış ve başka bir insan için işe koyulurlar. Budur insanın sorumluluğu.’” (Syf:62)

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Hakkari Objektif Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0544 402 35 10 - 0544 431 08 07 - 0438 211 40 51 | Haber Scripti: CM Bilişim